SINIF EGEMENLİĞİ VE DEVLET
11/7/2008 · Kategori: Politika
BABÜR PINAR
EGEMENLİK MİLLETE AİT DEĞİLDİR
Kapitalist toplumda var olma olanağı bulunan, burjuva parlamenter cumhuriyet rejimlerinde, “egemenlik milletindir” sözü temel düsturlardan biridir. Burjuva demokrasilerinde egemenliğin milletin elinde olduğuna ilişkin toplumsallaştırılmış düşünce yaygındır. Burjuva demokrasilerinde anayasa bu düstur üzerinden biçimlendirilir ve devletin her aygıtında egemenliğin millete ait olduğu vurgulanır. Kuşkusuz burjuva demokrasisi biçimsel de olsa; egemenliğin millete ait olduğuna ilişkin düsturu toplumsallaştırdığı ölçüde olgunlaşır. Bu durum aynı zamanda rejimin tutarlılık göstermesinin ölçütü sayılır. Ancak siyasi ve ideolojik alanda egemenlik sorununa ilişkin genel kabul gören söylem, üretim ilişkilerinin düzenleniş rejimi karşısında iflas eder.
Tüm toplumsal alanlarda yoğun kullanılan “egemenlik milletindir” söylemine karşın; egemenliğin millete ait olduğuna ilişkin fikrin, pratik ifadesini mümkün kılmayan koşullar kapitalist toplumda da var olur. Öncelikle belirtmek gerekirse, toplulukların bir pazar etrafında ortak amaçla organize olmasını sağlayan zemin var oldukça; millet olmak, bir arada yaşayan insanların arasında güçlü bir bağ kurmayı sağlar. Ancak büyük toplulukların birarada olmasını mümkün kılan faktörlerden biri olan millet homojen bir tümlük değildir. Millet içerisinde yer alan unsurlar, iktisadi olarak farklı konumlanmaları nedeniyle birbirlerinden ayrılırlar. Aynı milletin mensubu olmalarına rağmen; yaşam sürecinde aldıkları rol nedeniyle sınıflar, toplumsal yaşam biçimleriyle de birbirlerinden ayrılırlar. Dolayısıyla millet çatısı altında bir araya geliyor olmak, ( ümmet olmak da ) iktisadi konumlanışları ve dolayısıyla toplumsal yaşamları itibarıyla birbirlerinden oldukça farklı olan sınıfların, topluluğun bileşeni olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. İktisadi yaşam içerisinde aldıkları konum, toplumsal yaşamın tüm alanlarında insanların yükleneceği rolü belirler. Toplumun organizasyonunda önemli faktör olan devletin de biçimlenmesi; sınıfların toplumsal konumundan kopuk değildir. Olamaz da. Aynı millet içerisinde yer alan farklı sınıflar, toplumsal yararın kendi lehlerine döndürülmesi için birbirleriyle çatışırlar. Bu çatışma durumu toplumdaki tüm kurumların yapılanmasını pratik olarak etkiler. Bu etkileme, her sınıfın iktisadi ve dolayısıyla siyasi, ideolojik gücüyle doğru orantılı olarak ilgilidir. Sınıfın iktisadi, siyasi, ideolojik gücü, devletin biçimini belirleme rolünü artırır ya da azaltır. Toplumsal güç, toplum olma durumunun yarattığı değeri, sınıfın kendi yararına kullanma katsayısını belirler. Bu belirleme tüm toplumsal alanlarda geçerlidir. Toplumsal değeri kendi yararına kullanma gücüne sahip sınıf, devletin de hizmetine gireceği formda oluşmasını sağlayan güçtür. Bu durum; devleti kendi yararı doğrultusunda yapılandırılmayı başaran sınıfın, siyasi iktidar aygıtlarını kullanma gücünü de elinde tuttuğunu ifade eder. Devleti kendi yararı doğrultusunda kullanan sınıf egemendir. Yapısal var oluşunu doğrudan üretim tarzına borçlu olan devlet; üretim tarzının sürdürülmesi ve korunması yükümlülüğünü üstlenir. Bu durum aynı zamanda devletin, üretim tarzına bağlı olarak egemen olan sınıfın iktidar aygıtı olmasının nedenidir. Toplumsal egemenlik; toplum halinde yaşamanın sağladığı olanakları ve değerleri kendi hizmetine sokma ve kullanma olanaklarına ve gücüne sahip sınıfa aittir. Egemenlik milletin değil, toplumsal ilişkileri düzenleme gücüne sahip sınıfındır. Kapitalist toplumda egemenlik burjuva sınıfındır. Bu egemenlik yalnızca devlet aygıtlarını kullanma ile sınırlanamaz; sınıf egemenliği; toplumsal var oluşun içerdiği; iktisadi, siyasi ve ideolojik tüm alanlara ilişkin bir hegemonyayı ifade eder. Kendisi için sınıf halinde örgütlenmeyen ezilen ve sömürülen sınıf üyeleri; kendi hayatını idame ettirme gücüne, yani kendi yazgısını belirleme egemenliğine dahi sahip değilken, toplumun siyasal iktidar aygıtlarını kullanması ve dolayısıyla devlet aygıtının sahibi ve egemeni olması mümkün değildir. Ancak ezilen sınıflar organize bir eylemlilik durumuna bağlı olarak, egemenliğin sahibi sınıfın eylem gücünü etkiledikleri ölçüde; egemenlik aygıtlarının biçimlendirilmesinde rol alabilirler. Bu aygıtları biçimlendirme rolü; aygıtın var olma halini ve egemen sınıfın iktidar aracı olması durumunu etkilemez. İktisadi anlamda yoksul olan halk, siyasi ve ideolojik egemenlik gücünden de yoksundur. Ancak buna karşın bir bütün olarak “halk” pratik anlamda asla karşılığı olmayan fetiş değer kazanır. Halk egemenlik anlamında “hiç” tanımının ifadesi olurken, söylemde halk; her şeye muktedir güç, egemenliğin sahibi güç olarak tanımlanır. Bu değerlendirme, “ tanrının” toplumsal pratiğe müdahalesi ya da egemenliği söz konusu değilken; söylemde, her toplumsal gelişmenin yolunu çizen, toplumu var eden ve ona yön veren güç olarak sayılmasına benzer bir yaklaşımdır. Söylemde egemenlik halesini başında taşıyan tanrı ve halk iken; kral ve burjuvalar toplumsal pratiğin gerçek efendisidir. Tanrı, sanaldır ve tanrı adına hareket edenler, tanrıya atfedilen “güçten” etkilendikleri ölçü de eylemlerini biçimlendirirler. Ama toplumsal pratik kendi yolunu çizer. Tüm toplumsal ilişkilerde; kendilerini tanrının yeryüzündeki temsilcileri ilan eden iktidar sahipleri muktedir egemen güçtürler. Din şeriatına dayalı devletin var olduğu ülkelerde dahi; siyasi iktidarı özel mülkiyetinin selameti için araç olarak kullanma olanaklarına sahip sınıflar egemendirler. Bu toplumlarda da gerçek egemen güç sermaye sahibi kapitalistler ya da mülk sahibi aristokrasidir. Bu ülkeler de toplumsal pratiğe yön veren egemenliğin tanrıya ait olduğu büyük bir yalandır. Aynı biçimde, tüm sınıflı toplumlarda halk kavramsal olarak güç sahibidir. Toplumsal pratikte; sanal egemenliğini halk, kendilerini halkın temsilcisi olarak gören yöneticilere devreder. Sanal bir egemenliğin devri de sanaldır.
Kapitalizm, egemenliğin sınıfsal olduğunu örten bir siyasi düzenlemeyi de yaratır. Burjuva devlet, sınıflar üstü vasfa sahip olduğu izlenim verecek şekilde dizayn edilir. Bunun nedeni, toplumu oluşturan diğer sınıfların da; istemlerini gerçekleştirebilme güçleri ölçeğinde toplumsal ilişkilerin düzenlenişinde rol alıyor olmasıdır. Sınıfların çatışma hali; devletin biçimlendirilmesini etkiler. Sınıflar arasındaki çatışmanın boyutuna ve o anki denge durumuna devletin formu karşılık gelir. Dolayısıyla devlet, pratik anlamda burjuvazinin egemenlik aygıtı olmasına rağmen toplumsal yasalar, egemenliğin tüm sınıfların olduğuna ilişkin yanılsama yaratacak biçimde yazılır. Ancak gerçek, gerçekliğin ifadesi olmayan tüm yasa ve söylemleri pratik olarak geçersiz kılar. Gerçekliğin ifadesi olmayan tüm yasa, ilke ve söylem, yalnızca burjuva sınıf için pratik gerçekliğin ifadesi olurken diğer sınıflar için aldatılmanın aracı olur; Egemenliğin tüm topluma ait olduğu fikri pratik olarak iflas eder. Sınıf hegemonyasının önemli aygıtı olan devletin fonksiyonel durumu biçimseldir. Devletin tüm toplumun hizmetinde olduğu ilkesi, ezilen ve sömürülen sınıf açısından biçimsel değer taşır; aldanmanın ve avunmanın unsuru olur. Burjuva parlamenter rejimlerinde siyasi aygıtlar doğrudan sermaye sahipleri tarafından değil; vekalet alan profesyonel yöneticiler tarafından kullanılır. Ancak devlet aygıtlarında görev alan; yargıçlar, polis şefleri, valiler, generaller, bürokratlar, milletvekilleri vb. görev aldığı makama ilişkin bir güce sahip olur. Bu iktidar hali geçicidir. Yönetici birey, görev süresince emir verme ve iş yaptırma gücüne sahip olur, bulunduğu konumu güç kullanma dayanağı yapar. Kapitalist sistemde yönetici bireyler, topluluğun itaati ve boyun eğişi ile yanılsama yaşarlar ve egemenliğin kendilerinde olduğu kanaatine ulaşırlar. Kuşkusuz onların bu kanaatini güçlendirecek ölçüde güç sahibi olmaları söz konusudur. Siyasi iktidar aygıtı yöneticileri kimi zaman devlet aygıtlarının kendilerine sağladığı gücün ve imtiyazın büyüsüne kapılırlar. Yöneticiler, ideolojik ve siyasi terbiye (ıslah) olma sürecinden geçerek, rejimin sürdürülmesi için gereken eylem ve araçlar konusunda uzmanlaşırlar. Uzmanlık durumu, yöneticinin rejime hizmet bilincini geliştirir ama aynı zamanda kendi uzmanlık alanının, tüm toplumsal süreci belirleyen esas alan olduğuna ilişkin bir kanıya erişmesini de sağlar. Bu kanı, siyasi aygıtların farklı organları arasındaki çelişki ve çatışmayı besleyen unsurlarından biri olur. Öyle ki yöneticiler, iktidar organlarının birbirine ilişkin konumunu değiştirmek ve siyasal iktidarın tek sahibi olmak için çatışma içerisine girerler. Toplumsal koşulların elverdiği ölçüde bunu başarırlar da. Bu çatışma öylesine büyük gürültü çıkarır ve devlet aygıtlarını yönetme görevi öylesine şatafatla gerçekleştirilir ki; toplumsal düzenin gerçek egemeninin devlet yöneticileri olduğu sanısı güçlenir. Bu sanı çoğu zaman, devletin gerçek sahiplerinin mülk sahibi sınıf olduğunu ve hegemonyanın da bu sınıfa ait toplumsal pratik olduğu gerçeğini gölgeler. Özellikle belli bir üretim tarzının tam egemen olmadığı ülkelerde; egemen sınıfın iktidar sahipliliği durumu silikleşir. Bu ülkeler de “devlet yöneticilerinin egemenliğin sahibi oldukları” yanılsaması daha fazla olur. Bu geçici bir durumdur. Bir dönem sonra devletin yönetim kadrosu, devlet vasıtasıyla mülk sahibi olur ve egemenliğini bu mülk sahipliliğiyle ilişkilendirir. Kuşkusuz bu geçici dönem de dahi devlet yöneticileri; mülk sahipleri yararına görev yapar ya da mülk sahiplerinin gelişmesi için önlemler alır. Bu istisna bir durumdur. Kaldı ki emperyalizm çağında, küresel sermayenin egemenliği söz konusudur ve bu tür ülkelerde devlet, küresel sermaye egemenliğini tanır ve ona hizmet eder. Devlet, küresel sermayenin kullanımına uygun yapılanmış bir aygıttır. Devletin biçimi ne olursa olsun; devletin bir organının diğer organlar üzerinde otorite kurması halinde dahi; devlet yöneticileri toplumun gerçek anlamda egemeni olamazlar. Çünkü devlet, gücünü iktisadi ilişki tarzından alan bir sınıfın egemenlik aygıtıdır, iktidar aracıdır. Devletin rengi onu kullanma gücüne sahip sınıfın egemenlik rengidir. Bir üretim tarzına tekabül eden devletin formunda bir değişim; üretim ilişkilerine doğrudan bağlı olarak iktidar olan sınıfın egemenlik gücünü ve olanaklarını yok edemez. Devletin büyümesi ve güçlenmesi, araç olma vasfını değiştirmez Her durumda toplumsal araç, kendisini kullanacak bir toplumsal gücün var oluşu ile ilişkilidir. Aracı kullanma gücü, mülkün sahibindedir. Mülk sahibi siyasi iktidar aracı olan mülkün de sahibidir. Dolayısıyla toplumun efendisi, devlet yöneticilerin de efendisidir. İktisadi üretim ilişkilerinin güç verdiği sınıf; bu üretim tarzını korumakla yükümlü devleti kullanma gücüne de sahip sınıftır. Egemen sınıfın, sömürülen sınıfları baskı altında tutmasını sağlayan iktidar aracı olması itibarıyla devlet, otoriter bir yapıda olmak zorundadır. Devletin otoriter yapısı ve iktidar aracı olması nedeniyle; devlet aygıtlarında görev alan yöneticilerinde “güç” sahibi olması gerçekleşir. Egemen sınıfın yararı doğrultusunda toplumsal düzeni sağlayan araç olan devletin yöneticileri; aygıtın vasfı nedeniyle “sınırlı güç” elde ederler. Kuşkusuz bu güç, yönetici unsurlara aracın sağladığı otoritedir. Bu otorite, devleti kullanma gücüne ve olanaklarına sahip sınıfın egemenliğinin tümleyicisidir. Egemenlik hali süreklilik vasfı taşır. Oysa devlet yöneticisi bireyin, görev süresince elinde tutuğu güç dönemsel ve geçicidir. Siyasi iktidar yöneticiliği, sınırlı güç edinme durumudur ve babadan çocuğa miras kalmaz. Bu olgu, yöneticilerin gerçek egemenler olmadığının bir göstergesidir. Devlet aygıtlarının yöneticiliği bireye devlet gücünü kapitalizm lehine tasarruf hakkı verir. Tasarruf hakkı sahiplilik değildir. Aygıt yöneticileri tasarruf yetkisini, iktisadi rejimin yararlarının tanımladığı sınırlar içerisinde kullanırlar. Bu aygıt yöneticilerinin kim olduğu ve görevi yüklenme tarzı, toplumsal egemenliğin vasfını belirlemez. Devlet de dahil tüm toplumsal iktidar aygıtlarının kimin yararına yapılandığı doğrudan üretim tarzına bağlıdır. Egemen üretim tarzı, toplumsal hegemonya sahibi sınıfın da yaşam nedenidir. Dolayısıyla, yaşamsal pratiğin egemen olmasına şans tanımadığı halkın onayına dayanarak, toplumun gerçek efendisi (yöneticisi) olunabileceği iddiası en büyük yalandır.
DEVLET EGEMEN SINIF MÜLKİYETİNİ KORUMAKLA YÜKÜMLÜDÜR
Devlet sınıf egemenliğinin aracıdır. Birlikte yaşamı organize etmenin aracı olarak ortaya çıkan devlet; giderek kendini yaratan topluluğun üzerinde bir güce dönüştü. Toplumsal olanın pratik ifadesi olan devlet; topluluk halinde yaşamın düzenleyicisi, kurallar koyucu ve uygulayıcı aygıttır. Topluluk kendi yarattığı devleti, kendisinin topluluk olarak kalmasını düzenleyen olarak kabul eder. Topluluğu sevk ve idare eden devlet, bireylerin topluluk halinde yaşamak uğruna tahakkümü altına girdiği güçtür. Devlet ortaya çıktıktan ve toplum adına toplum üzerinde tahakküm kurma aracı haline geldikten sonra; insanın yaşamını kolaylaştırıcı aygıt olmak amacından uzaklaştı ve topluluğa yabancılaştı. Devlet; birey yaşamının ve özgürlüğünün, topluluk halinde yaşamak uğruna feda edilmesinin kurumsal ifadesidir. Devletin gücü; ezilenlerin hiçleştiği oranda büyür. Devleti, ezilenlerin köleliği, toplumsal bilinç yanılsaması ve boyun eğmesi besler.
Devlet her ne formda olursa olsun, toplumun sevk ve idaresini sağlayan bir araçtır. Kuşkusuz bu devasa aygıt toplumun sevk ve idaresini, toplumun içerisinde, üretim tarzına bağlı olarak güç kazanan ve bu hegemonya gücü sayesinde devleti kullanma olanaklarını elinde bulunduran sınıfın hizmetine girer. Toplumun tümünün iradesini devralan devlet, bu yetkisini, devleti sevk ve idare olanaklarına ve gücüne sahip sınıf adına kullanır. Kuşkusuz toplumun iradesini devralan devletin zahiri olarak, toplumun üzerinde ve toplumun tamamının hizmetinde bir yapı görüntüsü sunması gerçekleşir. Devletin formuna bağlı olarak, bazı toplumlarda devletin kurumlarında görev alan birey ve gruplar; devletin araç olma gücünden yararlanırlar ve kendi idealleri doğrultusunda devletin biçimini değiştirme gücüne ulaşabilirler ve bunu gerçekleştirirler de. Doğrudan toplumsal koşullara bağlı olarak, devletin organlarından biri dizginleri ele alabilir ve devletin diğer organları üzerinde bir güç odağı olabilir. Bu organ devlete kendi rengini verir ve biçimler. Bu eylem, devletin sınıflar üstü olduğu kanısını güçlendirir. Devletin bir kurumunun diğer kurumlarını ikinci plana atarak siyasi iktidarın baş aktörü olması; devletin sınıf egemenliğinin aygıtı olması gerçeğini etkilemez. Devletin “bağımsız” ve “kendisi için” güç olması zahiridir. Devlet egemenliğin ifadesi değildir. Egemenlik aygıtı olma durumu, devletin, iktisadı olarak gücü elinde bulunduran sınıfın toplumsal hegemonyasının aracı olmasını ifade eder. Egemenlik aracı olarak devletin düzenleniş biçimi, toplumun hiyerarşik düzenlenişini değiştiremez. Yani devlet, toplumsal hegemonyanın sahibi değil; topluluğun tamamı üzerinde diktatörlüğünü kuran sınıfın egemenlik durumunu sürdürmekle yükümlü kurumsal oluşumdur. Devlet egemenlik aracı olması itibariyle, egemen olan güç görüntüsü verir. Hatta devlet çoğu zaman toplumun kendisi olarak algılanır. Bu yanılsamadır. Çünkü devlet sınıf diktatörlüğünün önemli bir aygıtıdır ama topluluğun kendisi olmadığı gibi diktatörlüğün öznesi de değildir. Topluma egemen olma olanaklarını elinde bulunduran sınıfın toplumsal hegemonyasının (diktatörlüğünün) önemli bir aracıdır. Devlet, topluluğun var olmasına ilişkin ve hiyerarşik bir forma sahip topluluğu yönetebilme olanaklarını elinde bulunduran sınıfın kullanımına hazır devasa bir organizasyondur. Topluluğun organize olma durumu; topluluğun önüne geçmez. Yani topluluğun organize olma durumu değişebilir, dönüşebilir ve hatta parçalanarak yeniden düzenlenebilir. Hatta devletsiz bir toplum mümkün olabilir ama hiyerarşik düzenlenişe sahip toplum var olmadan devlet olmaz. Toplum yok olursa, onun organize edilme şeklinin de bir anlamı kalmaz. Demek ki devlet bir araç olarak değişebilir ve parçalanabilir; bu toplumun yok olması anlamına gelmez. Devletin yıkılmasını, toplumun ortadan kalkmasının ifadesi olacağını söylemek yalandır; büyük bir yanılsama yaratan aldatmacadır. Toplumsal hiyerarşiyi ortadan kaldıracak bir altüst oluş gerçekleştiği anda, devletin yapısal değişimi ya da parçalanarak yeniden düzenlenişi gerçekleşebilir. Devletin yapısal dönüşümü ya da lağvedilmesi toplumsal bir devrimle mümkün olabilir. Toplumun düzeni, hiyerarşik bir yapıda ve bir sınıfın, diğer sınıfları sömürme araçlarını elinde tutmasını mümkün kılacak formda ise; devlet, her ne biçimde olursa olsun, er ya da geç ama mutlaka; iktidar araçlarını kullanma gücüne sahip sınıfın hizmetine girer. İktisadi egemen olan sınıf siyasi ve ideolojik olarak da egemen olan sınıftır. Kapitalist sistemde, burjuvalar iktisadi alanın mutlak egemeni olma olanaklarına ve araçlarına sahiptirler. Burjuvaziyi muktedir kılan üretim ilişkilerinin var oluş süreci, egemen sınıf olma sürecini belirler. Burjuvazi sahibi olduğu olanakların ve araçların mülkiyet hakkını iflas etmediği sürece elinde tutar. Sermaye sahibi mülkiyetini çocuğuna miras bırakır. Mülkiyetin sahibi olma vasfının süreklilik hali, burjuvazinin gücünü ve devleti kullanabilme olanaklarına sahip olma halini sürekli kılar. Kendi mensubu olduğu toplumun egemeni olarak, devlet aygıtlarını kullanabilme olanaklarını burjuvaziye kazandıran iktisadi ilişkiler tümlüğü, ülkenin sınırları dışına da taşabildiği ölçekte, burjuvazinin diğer toplumların devletine de egemen olmasını sağlar. Kralların mülk sahipliliği kendi bayrağının dalgalandığı alanları kapsarken; emperyalizm çağında sermaye sahipleri, küresel ölçekte iktisadi güce sahip olarak; her ülkedeki siyasi iktidarları kullanabilme ve dolayısıyla egemen güç olma konumundadırlar.
BURJUVA DEVLET ORGANLARI BİR BÜTÜNDÜR
Egemenliğin milletin olduğu bir safsatadır. Diğer yandan egemenliğin devletin bir kurumuna ilişkin şey olduğu da yanlıştır. Egemenlik, iktisadi siyasi ve ideolojik alanların tümüne ilişkin bir durumun ifadesidir. Ancak çoğu zaman burjuva siyasetçilerin çoğunluğu oportünist tavırla; egemenlik milletindir düsturunun; sadece yasama organı (Millet meclisi) ve yürütmenin bir aygıtına (hükümete) ilişkin ilke olduğunu iddia ediyorlar. Bunun nedeninin ise, devletin bu organlarında yer alan kişilerin (milletvekillerinin) seçimle görevlendirilmesi olduğunu söylüyorlar. Bu tutum tamamıyla kendi durumunu meşru kılma girişimidir. “Egemenlik milletindir” ifadesinin toplumsal pratiği yansıtmadığı açıktır. Halkı aldatmanın aracı olarak kullanılan bu düsturun, ideolojik ve siyasi söylevlerin ana konusu yapılmasına ek olarak; devletin tüm aygıtlarının değil de, bir ya da birkaç aygıtının “millet egemenliğinin kurumsal ifadesi” olduğunu iddia etmek daha büyük bir yanılsama yaratmaktadır. Bu yaklaşım, burjuva demokrasisinin bir sınıf devleti olmasına karşın; kendi ilkeleriyle uyumlu işleyiş ( iç tutarlılık) göstermesi gerekirliliğini de yadsır.
Parlamenter demokratik cumhuriyet rejiminde; yasama organı üyelerinin seçilmesi eylemi (biçimsel olmakla birlikte) aynı zamanda bir bütün olarak sistemin kendisinin onaylanması demektir. Parlamento cumhuriyet rejiminin bir organıdır. Parlamentonun meşruluğunu kabul ederek, üyelerini seçmek; bu aygıtın parçası olduğu rejimin de meşruluğunu kabul etmektir. Parlamento üyelerini seçme eylemini katılan ve dolayısıyla parlamentoyu onaylayan bir insan ya da parti, parlamenter cumhuriyet rejimini onaylamama hakkını yitirir. Parlamenter cumhuriyet rejimi, ona yaşam veren aygıtlarının tümlüğüdür. Dolayısıyla, yasama, yürütme ve yargı kurumlarının tümlüğü olan ve bunlardan birinin olmaması ile vasfını ve yapısal formunu yitiren devletin, bir kurumuna onay vermek diğer tüm kurumlarına onay vermek demektir. Yasama organının üyelerini seçmek, yasama organını yapısal olarak onaylamak anlamına geldiği gibi, yürütme ve yargı organlarının yapısal konumunu da onaylamak anlamına gelir. Yasama organı üyelerini seçmek aynı zamanda yürütme görevini üstlenecek hükümetin de onaylanmasıdır. Dolayısıyla yasama organını ve yürütme organının bir kurumu olan hükümeti onaylayıp; yürütmenin bir başka dairesi olan bürokrasiyi, orduyu, cumhurbaşkanını onaylamıyorum demek abesle iştigaldir. Aynı durum yargı organlarının onayı için de geçerlidir. Yargı ya da yürütme kurumlarının eylemi ve söylemiyle çatışan ve meclis çoğunluğunu elinde bulunduran bir partinin; milletvekili seçimlerini dayanak ederek, parlamentonun ve hükümetin “millet egemenliğini temsil ettiğini”; devletin diğer kurumlarının “millet egemenliğini” temsil etmediğini söylemesi; kendi bindiği dalı kesmesidir. Eylem ve söylemde organlar arasında çelişki ve çatışmanın yaşanması normaldir. Normal olmayan, bazı iktidar organlarını devlet kapsamında ele alırken; diğer organları milletin egemenlik aracı olarak tanımlamaktır. Bir burjuva cumhuriyet rejiminde; yürütme, yasama ve yargı organlarının tümü devleti oluşturur ve bu aygıtlar tümlüğü egemenliğin kulanım aracıdır. Yasama organı üyelerini seçmek eylemi; tüm organlarıyla birlikte devleti onaylamaktır. Bu onay; devletin yapısal formuna ilişkindir. Devletin yapısal formuna onay; devletin aksayan organlarında işleyişe ilişkin değişimlerin yapılmasını dışlamaz. Bu ayrı bir şeydir; parlamento üyelerinin seçimine ve dolayısıyla hükümetin kurulmasına kadar uzanan sürece onay verip; bu onayın, devletin tüm aygıtlarının onaylanmasını içermediğini söylemek ayrı bir şeydir. ( Kaldı ki; “devlet toplumun rızasını her zaman alır” şeklinde bir genel kural yoktur. Bazı dönemlerde devlet, egemen sınıfın çıkarları gereği, toplumun tamamının onayını alma gereksinimi duymaz. ) Parlamento gücünü kullanarak devletin diğer organlarını,”millet adına” etkisiz kılma istemini, gerçekliğin ifadesi olarak dile getirmek aldatmacadır. Burjuva demokratik cumhuriyet rejiminin bekası; çoğunluğun şu ya da bu nedenle kapitalist rejime rıza göstermesine doğrudan bağlıdır. Parlamento üyelerinin seçimi; devletin tüm organlarının, kapitalist rejim dışı eylemlilik içerisinde olmamak şartıyla onaylanmasıdır. Çoğunluğun rızasına bağlı olarak devlet aygıtında görev alan toplumsal grup, devlet dışı eylem için konuşlanma olanaklarını yitirir. Sınıf egemenliğine son vermek üzere “devlet dışı” örgütlenmek; devletin tüm kurumlarını felç etme ve parçalama amacına ilişkin tutarlılığın ve devletin sınıfsal karakterini kavramanın ifadesidir. Ezilen sınıfın sokakta kurduğu iktidar, burjuva devleti onaylamamanın göstergesidir. Dolayısıyla egemen sınıf karşıtı bir duruşa sahip halk, ancak devlet dışında bir güç olarak örgütlendiği durumda, sınıf hegemonyasına da onay vermemiş olur. Sokakta kurulan iktidarın “taktik” olarak seçimlere katılması anlaşılabilir bir şeydir. Ancak, taktik anlamda da olsa parlamento seçimlerine katılmak ve parlamentoya üye göndermek dönemsel ve geçici de olsa burjuva parlamenter rejimin meşruluğunu kabul etmektir. Burjuva devlet aygıtı içerisinde güçlü bir mevzii elde etme eylemini; stratejik olarak, devleti yıkma eylemine kadar genişletme istemi kuruntudur. Burjuva devletin bazı kurumlarında güç odağı haline gelip, elde edilen konumu halkın iradesi saymak ve bu iradenin devleti, sermaye sahiplerinin iradesine rağmen parçalayabileceğini iddia etmek; olmayacak duaya amin demektir.
Haziran.2008
BABÜR PINAR
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!Arkadasina Gönder!
0 yorum yazilmistir