DEMOKRASİ NE İÇİN VAR

22/4/2008 · Kategori: Politika

 

 

Hastane, okul ve fabrika önlerinde hemen her gün yaşanan haksızlıklar, basın tarafından aktarıldığında; Ya da herhangi bir kurumda her gün insan hakları ihlali yaşanırken, bir haksızlığa uğrama olayı basın tarafından yayınlanınca; sanki bu Türkiye 'de olağan sayılan bir vaka değilmiş gibi şaşırıyoruz. Sadece bu olayın çözümü için herkes seferber oluyor. Sadece dile getirilen olaya ilişkin haksızlık çözümleniyor. Ya sonra; sonrası yine "eski tas eski hamam" örneği sürüp gidiyor.

 

Bireysel hakkın gasp edilmesi, toplumsal eşitsizlik sürdükçe her zaman olacak ve her gün çevremizde yaşanan bu durum; basın tarafından aktarılınca; sanki ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi "yeniden" şaşıracağız. Oysa Gerçek şu ki, kapitalist rejimin egemen üretim biçimi olduğu Türkiye' de, herhangi bir kapitalist ülkede olduğu gibi, bireyin toplumsal itibarı mülkiyetine ve sosyal statüsüne bağlıdır. Kapitalist ülke de; mülk sahibi olursanız; sağlık, eğitim, yemek, içmek gibi temel gereksinimleri karşılayan malların "en iyisine" siz sahip olursunuz. Devlet kurumlarının sunduğu hizmet sizin iktisadi gücünüze ve toplumsal statünüze göre size sunulur. Kapitalizm insan yaşamına ilişkin ve insanın gereksinimi olan her şeyi satın alınabilir kılmıştır. Kapitalizm her şeyi metalaştırır.   Yani  her türden "iyi şeylere" onları satın alma gücüne sahip olanlar ulaşır. Servet ve toplumsal statü sahibi olmak; "iyi şeylere layık" vatandaş olmanın ön koşuludur. Eğer servet ve statü sahibi biri iseniz; yalnızca en iyi yaşamsal ihtiyaç maddelerini satın almakla kalmaz; tüm devlet ve sosyal kurumlardan da en iyi hizmeti siz alırsınız. Yoksul insanla varsıl arasında malı ve hizmeti elde etme noktasında eşitsizliğin had safhada olduğu yerde iktisadi demokrasi gerçekleşemez.

Peki kağıt üzerinde yasalar ne der; " Bütün vatandaşlar ihtiyaçlarını gidermek ve hizmet almak noktasında eşittir." Eşitsizliği hergün yaşayan insanlara,  "yasa karşısında tüm yurttaşlar eşittir" sözü avuntu verir. Servet ve statü sahibi vatandaşlar ise; yasalarda var olan ama yaşamsal karşılığı olmayan bu sözleri bıyık altından gülerek her yerde topluluklar karşısında tekrar edip dururlar. Yasalarda bulunan "eşitlikçi" söylem, onların yaşam koşullarını ve toplumsal statülerini değiştirmez ya da toplumsal yaşam ihtiyaçlarını giderme "eşitsizliği" durumuyla “eşitlikçi” söylem ilişkilendirilmez. Toplumsal yaşamda karşılığı olmayan sözler; servet ve statü sahiplerini rahatsız etmez; çünkü bu insanlar edindikleri servetin ve toplumsal statünün kendi hakları olduğuna o kadar emindirler ki; toplumsal statüleri ve servetleri sayesinde daha iyi yaşam koşulları elde etmelerini ve hizmet almalarını da, olağan ve değişmez bir durum olarak kabul ederler. Yasalarda sözü edilen "eşitliğin" lafta kalışı da, servet sahibi olmaları kadar olağan ve değişmez bir durumdur. Toplumsal farklılaşmanın üst seviyede olduğu ülkelerde, yasalar nezdinde "eşit" sayılmak;  yoksulların öfkesini frenleyici ve avutucu bir ilke olarak görev üstlenir. Dolayısıyla, servet ve toplumsal statü sahipleri, "eşitlik" ilkesine sıkı sıkıya sahip çıkacaklar ve toplumsal farklılığın yarattığı eşitsizliğin her ortaya çıkışı halinde, " tüm vatandaşlar eşittir" ilkesinin aktif savunucuları olarak sahnedeki yerlerini alırlar. Yüzyıllardır tekrarlanan bu oyun hergün yeniden oynanır ve yoksullar, ağızlarına verilen yalancı memenin geçici tatmin duygusunu yaşayarak; olağanlığı benimsetilen durumlarına rıza gösterirler. İktisadi demokrasinin olmadığı bir toplumda siyasi demokrasi kağıt üzerinde kalır ve yoksulların açlığını bastıran avuntu aracı olur.

 

"Eşitlik" aldatmacası; en çok da devletin esas organlarından biri olan "parlamento" üyelerinin seçilmesinde  yaşanır. Servet ve toplumsal statü sahipleri ile yoksulların sözde "eşitliği" temsili seçimler esnasında sağlanır. Ancak servet ve toplumsal statü sahibi olarak; tüm yaşamsal gereksinim mallarından ve  toplumsal ilişkilerden en üst seviyede yararlanan bireylerin çoğu; en alt düzeyde yaşam gereksinimlerini elde etme koşullarına sahip olan çoğunlukla;  “temsilcileri” seçme oyununda "eşit" sayılma durumunu "saçma" olarak görürler. Ancak bu durumun, halk çoğunluğunun aldatılması için gerekli olduğunu fark ettikleri için "bağırlarına taş basarak" bu "eşit sayılma" durumunu kabullenirler. Kapitalist düzenin efendileri, yaşamsal gereksinimlerini ve toplumsal ilişkileri yönlendiren kurumların sağladığı hizmeti en üst seviyede elde etme durumunun asıl mesele olduğu ve yasalarla "eşit" sayılmanın, mülk sahipliliğine dayalı toplumsal "eşitsizlik" durumunu değiştirmediği gerçeğini kavradıkları ölçüde kağıt üzerinde yazılan "eşitliğe" onay verirler. Ancak bazen bu durumu ağzından "kaçırıverenler" ortaya çıkar ve somut durumun çok net açıklaması olan " Neden benim oyum, dağda yaşayan çobanla eşit olsun ki " türünden cümleler sarf ederler.  Sahnelenen "demokrasi" oyununda nasıl bir rol aldıklarını anlamayacak kadar "saf" olan bazı oyuncuların bu türden gafı hoş karşılanmaz.  Var olan durumun net ifadesi olan gerçekliğin topluma açık bir yerde söylenmesi tepki ile karşılanır. Bu açıklamalara gösterilen tepkiler de, bu sözü ağzından kaçıran birey  için şaşırtıcıdır. Çünkü her zeminde kendi aralarında bu söz "normal" bir durumun ifadesi olarak kullanılmaktadır. Bu çevrede yaşayan bireyler, her toplumsal zeminde ve ilişkide, binlerce çobanın dahi sahip olamayacağı toplumsal  itibarı görmektedirler. Dolayısıyla, bir emekçiden farklı düzeyde itibar görme durumunun olağan sayılmasını benimsemiş olan bireyin; seçimlerde kendisinin, bir çobanla "eşit" olmasını "anormal" sayması kaçınılmazdır. Aslında bu, somut durumun, sınıflar çatışmasının sonucu olduğunu algılayamayan  insanların sıklıkla tekrar ettikleri bir gaftır. Ancak bu sözde "eşitlik" durumunun  ortadan kaldırılmasını isteyen bireyin algılama düzeyi de,  kendisinin aldatıldığını da görmeyecek kadar "geridir".

 

Burjuva demokratik ülkelerde, parlamento üyelerinin seçiminde anlaşılması gereken asıl sorun, herkesin “eşit" bireyler olarak oy kullanmasının da bir aldatmaca olduğudur. Toplumsal statüsü ve mülkiyet ilişkisi  gözardı edilerek kağıt üzerinde "eşitlenmiş" bireylerin; aslında siyasi parti başkanları ya da parti başkanının çevresinde bulunan 5 ya da 10 seçkin kadro tarafından seçilmiş bireylere oy verdikleri açıktır. Kuşkusuz,  ideolojik ve siyasi olarak kapitalist düzene bağlı siyasi parti başkanıyla ilişki derecesi ( halkın yararına bağlılık derecesi değil) bireyin seçiminde önemli rol oynar ve elbette ki  bireyin servet durumu ve toplumsal statüsü ya da servet ve toplumsal statü sahibi bireylerle ilişki düzeyi, parti başkanının ve çevresindeki grubun inisiyatifini etkiler. Burjuva sınıfın siyasi önderlerinin belirlediği bireyler arasından birilerini halkın seçmesi parlamenter demokrasinin mutlak ilkesidir. Parti önderlerinin seçtiği birey, hokkabazlara taş söktüren cinsten bir oyunla "milletin seçilmiş vekili" olarak gösterilir. Halkın büyük çoğunluğu da, siyasi parti ve egemen sınıfın kanaat  önderlerinin belirlediği insanı, kendi seçtiği vekil olarak algılayacak kadar büyük bir bilinç yanılsaması içerisindedir. Bu bilinç yanılsamasının derecesi oldukça büyüktür. Sergilenen demokrasi oyununda yer alan bir oyuncunun "benim oyumla çobanın oyu neden eşit" sorusu karşısında, siyasi parti önderlerinin ve liderin seçtiği vekillerin; "demokrasi havarisi" kesilerek sorunun sahibini; "çobanı hakir gören elit" ilan etmesini, emekçiler alkışlarla karşılar.

 

Kapitalist sistemde toplumsal örgütlenmenin her alanında, siyasal alanda olduğu gibi aynı oyun gerçekleştirilmektedir. Toplumsal grupların örgütlenmesinin aracı olan tüm kurumlarda (Meslek örgütleri, Siyasi Partiler, Sendikalar, vb.) aynı türden demokrasicilik oyunu sergilenmektedir. Bu kurumlarda, genel siyasal farklılaşmaya bağlı olarak gruplar oluşmaktadır. Bu grupların önderi ve önderin etrafındaki kadro, önceden yönetim kurulu üyesi olacak adayları belirlemekte ve  grup bu belirlenmiş bireyleri onaylamaktadır. Grubun şefleri tarafından belirlenen bu isimler; Örgüt genel kurulunda tüm üyelere sunulmakta; üyeler; grubun seçtiği daha doğrusu grup  önderlerinin belirlediği adayları seçmek zorunda kalmaktadırlar. Bu durumda üyelerin doğrudan kendi temsilcilerini seçtikleri yalanı "örgüt içi demokrasinin" süsü olmaktadır. Bu durumda denilebilir ki; bir örgüt üyesi diğeri ile kağıt üzerinde eşittir. Gerçek anlamda, kendisi de  bir üye olan önderin oyu binlerce üyenin oyunun rotasını belirleyecek değerdedir. Açıkçası; bir sendikada seçim oyununda bir işçinin oyu diğer işçinin oyuna eşit; diğer yandan yönetimi kurulu üyelerini  belirleyen sendika ağası  bireylerin oyları da birbirine eşittir.

 

Bu durumda, seçilmiş yönetim kurulu, tüm üyelerin yararına ve üyeleri bir araya getiren amaca değil; kendini gerçek anlamda seçen şeflerin çıkarlarına ve amacına yönelik hareket etmekle yükümlü hale gelir. İşleyiş biçiminde, demokratik aldatmanın belirleyici rol oynadığı kurumların önderlerinin, diğer siyasi ve sosyal kurumların işleyişine karşı muhalefet seslerini yükseltmeleri olanaksızdır. Genel toplumsal düzenin küçük parçaları olan kurumların işleyiş tarzı ve kuralları genel toplumsal düzenin işleyiş tarzı ve kurallarına aykırı olamaz. Burjuva devletin birer aygıtı olan bu örgütlerin; yapısal olarak burjuva devletin “demokratikliğini” (anti- demokratik niteliğini) içselleştirmesi kaçınılmazdır. Bu durumun yanı sıra; sosyal ve tarihsel olarak ululaştırılmış şefin varlığıyla kendi varlığını anlamlı kılarak aidiyet oluşturan, (tarikatçılık) kendini efendinin “koruyucu” yönetimine terk ederek, onun bağışlayıcı vasfı oranında “durumunu iyileştirmeyi” toplumsal yaşamın sarsılmaz kuralı sayan insanların oluşturduğu bir toplumda; örgüt içi eşitsizlik olağan bir işleyiş tarzı olarak kabul görür.  Bu kabul, egemen sınıfların, iktisadi ideolojik ve siyasi alanda bin yıllardır ezilen sınıfların dünyayı algılama yetisini köreltmelerine doğrudan bağlıdır. Bin yıllardır egemen sınıfların hizmetinde olan iktisadi, ideolojik, siyasi disiplinler, ezilenlere; “sürünün çobana ihtiyacının toplumsal yaşamın temel ve değiştirilemez      değeri olduğu” düsturunu benimsetti. Bu nedenle emekçiler, egemen sınıfların var olan durumunun değişmez olduğu kabulü üzerinden hareketle, en temel haklarını kullanmak için dahi efendilerin “hak verme” adaletine ve vicdanına sığındılar. Oysa hakkın verilmesini istemek; efendinin egemenliğini benimsemektir ve bu da yaşamsal hakkın kullanılmasının, daha işin başında efendinin çıkarına uygun olarak kısıtlanmasına razı olmayı içerir. Burjuva demokrasisi, bu rıza durumunun toplumsal onayı ve organize edilme biçimidir.  Oysa toplumsal eşitlik; ancak, ezilenlerin yaşamsal hakkını kullanma savaşımı ile gerçekleşir.

 

Toplumsal ve yaşamsal haklarının gasp edildiğinin farkında olan birey, öncelikle kendi içerisinde bulunduğu örgütün işleyişinde gerçekleşen aldatmacanın ortadan kaldırılmasına karşı ve tüm toplumsal düzenin temelini oluşturan aldatmacaya karşı devrimci duruş göstermelidir. Genel aldatmacaya karşı çıkılmaksızın, oyunun sahnelenişindeki küçük pürüzlerin giderilmesini istemek, genel aldatmacayı besleyen ırmağa su taşımak demektir.

 

İnsanın yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak üretim araçlarının tüm yurttaşların eşit ölçüde hizmetine sokulduğu  ve toplumsal yaşam ilişkilerinin insanın özgürleşmesi temelinde kurgulandığı bir toplumsal organizasyonunun olmadığı yerde "eşitliğe" ilişkin her toplumsal düzenleme, maddi yaşam gereksinimleri eşit karşılanmayan halkın aldatılması üzerine kurulur.

 

Tüm yurttaşların maddi yaşam gereksinimlerini karşılama ve toplumsal ilişkileri belirleme düzleminde eşit koşullara sahip olduğu toplumda; insanların aldatılmasının aracı olan "demokrasiye" de ihtiyaç kalmayacaktır.

 

Kapitalist sömürü sisteminin açtığı  yaraya, burjuva demokrasisi ilaç olmaz.

 

Nisan.2008

BABÜR PINAR

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!Arkadasina Gönder!

0 yorum yazilmistir

« Önceki :: Sonraki »