AYAKLAR VE BAŞLAR SORUNU ÜZERİNE
7/6/2008 ·
KAPİTALİST SİSTEMDE AYAKLARIN BAŞ OLAMASI MÜMKÜNDÜR
Tüm sınıflı toplumlarda egemen sınıf efendilerinin (Köle sahiplerinin, kralların feodal beylerin, burjuvaların) ideologların, (din adamlarının, felsefecilerin) siyasi önderlerin ve meslek üstatlarının kafalarında yer eden bir ön yargıyı,(her ne kadar burjuva siyasileri tarafından açık açık ifade edilmese de tanrı buyruğu gibi kabul edilen bir sözü) Başbakan Tayip Erdoğan yineledi. “Ayakların başları yönetmesi mümkün olur mu? Olursa, kıyamet kopar.” Bu söz Başbakan Erdoğan”ın sosyal bilinç biçimlenmesine uygundur. İslam dini referanslı ve Osmanlı düzen hayranı bir insanın bu sözleri söylemesi olağandır. Bu söz Osmanlı döneminde; padişahlara, feodal beylere ve din önderlerinin saltanatına karşı çıkanların eylemlerini boşa çıkarmak için söylenmiştir. Bu sözle ifadelendirilen anlayış, feodal ve din referanslı iktidarlarda gerçekliği yansıtmaktadır. Feodal bir toplumda vatandaşın padişah olması, ya da feodal devletin yönetim kademesinde görev alması, kural olarak mümkün değildir. Ya da din şeyhliği normal her vatandaşın ulaşabileceği statü değildir. Tüm feodal sitemlerde bu değişmez bir işleyiştir. Ancak, Avrupa’da, burjuva devrimleri, feodal sistemi yıkarken ve dinin “bireye özel” bir inanç kurumu olmasını sağlayan toplumsal düzenlemeyi gerçekleştirirken; “Ayaklar baş olamaz” sözünü de rafa kaldırdı. Feodalizmin iktidarına son vermiş bir burjuva demokratik rejiminde; burjuva siyasetçiler bu sözü söylemezler. Ya da düşünseler dahi aleni bu türden saltanat arzusunu yansıtan fikirleri dillendirmezler. Pratikte siyasi iktidarın babadan oğluna miras kalacak bir normda olmasını ve hep kendilerinin “baş” olarak kalmalarını arzu etseler dahi, bunu ifade etmezler. Ama pratikte bu baylar devlet organlarında ve sivil toplum örgütlerinde “baş” olma konumunu korumak için her türlü girişimde bulunurlar.
CUMHURİYET DEVLETİNDE “AYAKLARIN BAŞ OLMA” SÜRECİ
Türkiye Cumhuriyeti; Türk burjuvazisinin, ulusal bir devlet kurma gücü olmamasına rağmen burjuvazi adına kurulmuş bir devlettir. Bu durum devletin biçimlenmesinde önemli bir etken olarak rol alır. Devlet aygıtlarında, Osmanlı paşaları, Küçük burjuvalar, feodal beyler (Kürt, Türk, Laz, Çerkez vb.) ve şeyhler yer alır. Devletin adı burjuvadır ama devletin felsefesi, Soylular zihniyetini içerir. Söylemde “köylü milletin efendisidir”, ancak gerçekte soylular efendidir. Burjuva devlet kurucuları; halkı selamete götürmeye yetenekli “özel ve üstün vasıflı” soylu insanlardır. Devlete biçim veren oligarşi; burjuvazinin doğuşunu sağladığı oranda kendini; burjuva sınıfın da üstünde mutlak efendi olarak görür. Bu dönemde, toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıfların yönetimde söz sahibi olma ya da yöneticilerin rotasını etkileme olanakları yoktur. Devletin biçimi, kral yetkisini ve iradesini kimliğinde toplayan başbuğun otoritesini mutlak kabul eden, devleti kuran elit kadronun (oligarşinin) erkini tanımlayan cumhuriyettir. Bu Cumhuriyet, halka kendi yazgısı konusunda söz hakkı vermeyen devlettir. Dolayısıyla devlet halk için dışsal iktidardır. Cumhuriyetin şefi; toplumun gereksinimlerinin ne olduğunu düşünen ve bu nedenle toplum adına karar verendir. Oligarşi cumhuriyeti “Ayakların, başları yönetmesinin mümkün olmadığının” ispatlandığı tipik bir rejimdir. Başbuğ toplumun yazgısını çizecek güce ve tabusal vasıflara sahiptir. Bu vasıflar kralları dahi imrendirecek ölçüde kutsal ve eleştirilemezdir. Şef devletin sahibidir. Cumhuriyetin adı, Mustafa kemal’in adıyla anılır. Millet meclisine Mustafa Kemal’in onayı olmadan vekil giremez. Burjuva cumhuriyetin kurulmasında oligarşinin ve Mustafa Kemal’in önderlik rolü önemlidir. Bu rol devlet erkinin sahibi olmanın koşuludur. Devletin biçiminin burjuva parlamenter cumhuriyet olduğu söylemde kabul edilse de, pratik işleyiş iddianın aksini gösterir. Sınıf erkinin belli bir azınlığın elinde olduğu, feodalizmin var olma olanak ve koşullarının temizlenmediği, feodal unsurların, siyasi erkin yönünü belirleyen önemli bir güç olduğu, dinin devlet eliyle kontrol edilerek, “önderlik” aklına uygun yönlendirildiği; dolayısıyla laiklik ilkesinin pratik karşılığının gerçekleşmediği, (vb.) somut bir durumdur. Bu olgu; kurucu önder ve kadronun burjuva demokrat, modern ve aydınlanmacı olmadığının ispatıdır. Burjuva devrimleri sonucunda kurulan devletlerin biçimi ile Türkiye cumhuriyet devletinin biçimi birbirinden önemli ölçüde farklıdır. Sömürge ve yarı sömürge ülkelerde, ( Dolayısıyla, burjuvazinin devrimin omurgasını oluşturacak güce sahip olmadığı ülkelerde ) burjuva devrimci hareketlerden ideolojik ve siyasi anlamda etkilenen, eski rejimin devlet aygıtlarında görev yapan kadroların, küçük burjuva meslek sahiplerinin öncülüğünde, burjuvazi adına devlet kurulmasının mümkün olduğu görüldü. Ancak bir burjuva devrimi gerçekleştirilmeden kurulan devletin, eski sınıfların devrimle alaşağı edilmesiyle kurulan devletlere göre, daha baskıcı, tepeden inmeci ve eski rejimin kalıntılarını koruyucu karakterde olması kaçınılmazdır. Kuşkusuz bu haliyle kurulan devletin, adına uygun işleyişe sahip parlamenter cumhuriyet vasfında olması da mümkün değildir. Kuruluş ve gelişme sürecinin sancılı olması; toplumsal kriz üretmesi ve otoriter kurumların / kimliklerin toplumsal yaşamın organize edilmesi için gerekli olduğu fikrinin “genel” kabulü; doğrudan Türkiye cumhuriyet devletinin biçimlenişine bağlıdır. Devletin işleyiş tarzı ve oligarşinin otoriter yapısı; süreç içerisinde ortaya çıkan siyasi gericiliğin, özellikle de dini arkasına alarak siyaset sahnesinde rol alan siyasi akımların hayat bulacağı koşulları oluşturduğu açıktır.
Devletin mutlak şefinin ölümü, yapısal bir değişime yol açmadı; oligarşi yeni şefin yönetiminde erkini sürdürdü. Ancak bir farkla; Mustafa Kemal, oligarşinin muhaliflerle ve düzen karşıtlarıyla savaşımında, sırtını dayadığı bir puta dönüştürüldü. Ölümünden sonra Atatürk adı daha yüce bir anlam kazandı. O hale geldi ki; burjuva iktidar partileri gibi, burjuva muhalefet partileri de Atatürk’e sırtını yaslamadan söz edemez oldu. Kuşkusuz Atatürk fetişizmi, oligarşinin toplumu yönetme otoritesini sağlaması için gerekli idi. Bu zorunluluk; Atatürk’ün adının, dokunulmaz, eleştirilemez “kutsal” ilan edilmesini getirdi. “Atatürk” devlete ruh kazandıran yüce önderdi. Cumhuriyet anayasasının değiştirilmez maddeleri, devletin ve aynı zamanda devlete ruh kazandıran “önderin” kutsal vasıfla yeniden nitelendirilmesini içeriyordu. Toplumun yöneticileri, fetişleştirilmiş önderin, kendini dahi aşan heyulasının yarattığı gücü, “Demokles’in kılıcı” gibi ezilen sınıfların başları üzerinde tutarak onu sınıf iktidarının aracına dönüştürdüler. Önderin kutsallığını kendi otoritesinin aracı olarak kullanma ihtiyacı; toplumsal grup ve sınıfın, önderi “tanrısallaştırmasının” nedenidir. Önderin sanal gücünü, erkin sürdürülmesi için gerekli gören sınıf ya da yönetici grup, kendi selameti için önderi putlaştırır.
Kapitalizmin gelişime seyri, aynı zamanda devleti yönetme anlayışını da göreceli olarak değiştirdi. Bu değişimin oligarşi içerisinde çatlaklar yaratması normaldi. Öyle de oldu. Oligarşi kendi içinde bölündü; ama doğal olarak, her iki tarafında bayrağında “Atatürk” yazılı idi. Atatürk’e rağmen tarafların erk sahibi olması düşünülemezdi. Dini mezheplerin; ait olduğu dinin tanrısı ve peygamberinin gölgesi altında var oluşu ve bölünmenin tanrının ve peygamberin bayrağı altında gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Dinsel mezhepler gibi putlaştırılmış kurucu önderin bayrağı altında gruplar, önderi temsil hakkını kendinde görerek vücut bulur. Bu durum yaratılan fetişin esiri olmayı betimler.
Emperyalist sermaye ihracının yoğunluğuna bağlı olarak 1950’ler sonrası kapitalizmin gelişmesi; sermaye sahiplerinin “devlet bizim” fikrini dillendirmesinin önünü açtı. Bu durum “burjuva devletin”, burjuva normda nitelik kazanması gereğini dayattı. Devletin yapısının zorunlu değişimine ayak direyen kadronun direncinin, başka toplumsal gruplar tarafından kırılması zordu. Dolayısıyla, emperyalist sermaye destekli burjuvazi, devletin biçiminin değiştirilmesi rolünü; devletin sahibi olduğu iddiasında olan ve bu nedenle kendini onu biçimlendirmeye de muktedir gören kadronun üstlenmesine gönülden rıza gösterdi. (Bu ülkeye komünizm gerekliyse onu da biz getiririz lafı boş söylenmiş bir söz değildir; bu söz, devletin sahibi oldukları iddiasında olan yönetici kadronun, her şeye muktedir biziz anlayışının ifade edilmesidir) Devlet biçiminin sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda değişimi; parlamenter sistemin kısmen burjuva tarzda işlemesini de beraberinde getirdi. Devlet, iktisadi ilişkilerin değişimine bağlı biçimde, tedrici olarak, elit bir kesimin görev aldığı aygıtlar tümlüğü olmaktan çıktı; yataylaştı. Kuşkusuz bu süreç, kendini devletin sahibi olarak gören kadronun sürekli müdahalesiyle karşılaşarak yürüdü. Ama bu karşı dirence rağmen; değişim sürecinin ivmesine bağlı olarak, her sınıftan vatandaşın devlet aygıtlarında görev alması da gerçekleşti.
OTORİTER KÜLTÜR SİYASİ GERİCİLİĞİ BESLEYEN ZEMİNDİR
Asıl olarak T. Erdoğan, kapitalist sistemin gelişim seyrinin biçimlendirdiği yönetim anlayışının gerçekleşmesinin ürünü ve örneğidir. Bu nedenle Tayip Erdoğan’ın “ayakların başları yönetmesi mümkün olur mu? Olursa, kıyamet kopar.” sözünü kullanması abesle iştigaldir. Eğer, kapitalistleşme süreci, bu sözün pratik karşılığının zeminini bozmasaydı; Tayip Erdoğan “Baş” bakan olamazdı. İşin trajik ve komik yanı şu ki; AKP hükümetinin görev yüklenmesi; kendini devletin sahibi ilan eden elit unsurların iddiasının aksine; elit dışında vatandaşlarında yönetici olabileceğinin kanıtıdır. Aslında T.C Devletinin sahibi oldukları iddiasında olan elit unsurların, AKP önderlerine bozuk çalmasının önemli bir nedeni de budur. “AKP’nin kadrolaşması” Elit dışı insanların da devlet aygıtları içerisinde “elit kadronun” yerini almasını ifade etmektedir. Ancak bu noktada asla göz ardı edilmemesi gereken nokta; esas olarak AKP’nin de kapitalist düzen partisi olduğudur. AKP kadrolarının yasama ve yürütme aygıtlarında konumlanma durumu; küçük burjuva kimliğiyle değil ama; din referansıyla küçük burjuvaların devlet aygıtlarına yerleşmesinin mümkün olabildiğinin ispatıdır. Küçük burjuvazinin din referansını kullanması, toplumun büyük çoğunluğu ile bağ kurmasının ve bu gücü arkasına almasının aracıdır. Diğer yandan, aynı durum Kürt kimliği ile Kürt beyleri ve küçük burjuva unsurların meclise girmesiyle de gerçekleşti. Bu siyasal olgu, ezberi bozdu. Ezberin bozulmasının bir yönü din ve Kürt kimliğinin devlet ayıtlarında yer almasıdır, ama asıl olarak ezberin bozulması, her vatandaşın devlet aygıtlarında yönetici olabilmesinin mümkün olduğunun pratik olarak da görülmesidir. Bu toplumsal olgu, devlet anlayışının, burjuva demokrasisine doğru tedrici olarak değiştiğini gösterir. Kuşkusuz bu görüntü de eksik kalan emekçilerin de “sosyalist” kimlikle burjuva demokrasisinin unsurları olarak rol almasıdır. Bu resim tamamlandığında; Türkiye de burjuva devlet sağlam ayaklar üzerinde oturma olanaklarına kavuşmuş olacaktır. Burjuva demokrasisi, burjuva sınıfa, iktidarını sürdürmenin en güçlü olanaklarını sunarak; rahat soluk almasını sağlar.
Erdoğan”ın “ayakların baş olması mümkün değildir” sözünü kullanması kendi durumunun inkarıdır. Bu sözler, onun da, kendini devletin sahibi olarak gören zevatla, aynı otoriter zihniyette olduğunu gösterir. Bu çelişki Erdoğan’ın toplumsal gelişme konusundaki cehaletini belgeler. Burjuva düzen örgütü olan AKP’nin önderi; siyasi kimliğinin toplumsal niteliğe dönüşmesine olanak tanıyan burjuva modern devlet anlayışını savunacağına; tam tersine kendine siyaset yapma yollarını tıkayan devlet dilini kullanmaktadır. Toplumun büyük çoğunluğu da bu dili kullanan Erdoğan’a onay veriyorsa; Türkiye” de feodal, dini ritüellerin hala toplumun ve özel olarak da siyasilerin kafalarına yön verdiği açıktır. Bu tarz söylem, cumhuriyetin kurucu oligarşisinin devlet anlayışını besler. Çünkü Kemalistler, yöntem ve dil olarak feodal ve dini kurumların otoriter tarzına yakın durmaktadırlar. Bu durum, Türkiye” de burjuva demokrasi kültürünün egemen olmadığını ve burjuva modern zihniyet karşıtı (Siyasi gerici) fenomenlerin, toplumu yönlendiren kültürel hegemonyayı da belirlediğini gösterir. Bu yapısal kült, toplumun büyük çoğunluğunun kabulüdür. Toplumun büyük çoğunluğunun kendini “kul/ efendi” ilişkisiyle tanımlanması bu kabulün önemli bir göstergesidir. Bunun anlamı, burjuva demokrasi kültürünün, tekelci sermayenin ihtiyacı olduğu anlamda göreceli istenilir bir durum olmasına karşın; ezilen ve sömürülen çoğunluk tarafından benimsenmediğidir. Öyle ki; ezilen sınıflar kendi çıkarlarının yansıması olan kimlikleriyle, devletin elit anlayışına karşı siyaset sahnesine çıkmak yerine; din referanslı ve dolayısıyla otoriter vasıflı burjuva parti ve Kürt referanslı burjuva düzen partilerinin çatısı altında; burjuva rejim siyasetinin payandası olmaya rıza gösteriyorlar. Bu partiler de en az karşı çıktıkları devletçi zevat ve parti kadar otoriterdirler. Siyasi partilerin otoriter yapısını besleyen; feodalizmin ve İslam dininin otoriter vasfını içselleştirmiş kültür üzerine eklenmiş cumhuriyetin otoriter vasfıyla perçinlenen kültürdür. Bu kültürü içselleştirmiş toplumun yaşam tarzının, burjuva modern yaşamla inatlaşması ve çatışması kaçınılmazdır. Anlaşılması gereken; Din referanslı partilerin; devlet aygıtları ve yöneticileriyle çatışmasının bu günkü didişmenin görüntüsü olduğudur. Asıl olarak, din referanslı hükümet ve parlamento üyeleri ile birlikte, diğer devlet aygıt yöneticilerinin hemen hepsi, aynı cephededirler ve burjuva modern demokratik kültürün yaygınlaşmasına karşıdırlar.
Son zamanlarda çok sözü edildiği için belirtmekte yarar görüyorum: Cami imamı, öğretmen ve karakol polisi devletin kılcal damarlarını oluşturan unsurlardır. Bu meslekten bireyler yönetici değillerdir; devlet korkusunun vatandaş üzerinde yaratığı otoritenin sağladığı olanağı kullanırlar. Polis, devletin baskı aygıtlarının kılcal unsuru olarak görev yapar. İmam ve öğretmenin, (Okul ve caminin) asıl görevi ise; cumhuriyet ideolojisinin farklı ilişki ve olanakları kullanılarak toplumun “terbiye” ve ıslah edilmesidir. Cumhuriyet her dönemde, bu iki unsuru, toplumun ideolojik yükleminde ajan olarak kullandı. Başarısız sayılmaz da. Öğretmenler ve memur imamlar (öğretmen ve imam olan Kürtler de dahil) toplumun genel terbiyesini sağlarken özel olarak da Kürtlerin asimile edilme hareketinde etkin rol aldılar. Türkiye’deki siyasal gelişmeleri, kapitalizmin gelişme seyrine ve devletin biçimlenmesine doğrudan bağlamayan ideologların sorunu öğretmen/imam çatışması olarak yansıtması aldatıcıdır. Şerif Mardin’in “cumhuriyetin aydınlanmacı öğretmeni, mahallenin gelenekçi imamına yenildi” görüşü tam da bu aldatmacaya bir örnektir. Öncelikle belirtmek gerekir ki; mahallenin imamı ile öğretmenin çatışmasının, sürecin yönünü belirlemedeki rolü hemen hemen hiçtir. İkinci olarak; öğretmeni aydınlanmacı gören anlayış; burjuva devletin kurucu oligarşisini de aydınlanmacı kabul eden savın üzerine oturur. İnsanlara okuma/yazma öğretmenin ve diğer yandan yurttaşları burjuva düzene uygun terbiye ve ıslah etmenin aydınlanma sayılması; Türkiye deki ideologlara özgü bir görüştür. Eğer bu görüş doğruysa; cumhuriyetin ücretli memuru olarak dini araçları kullanıp toplumun manevi dünyasının, burjuva cumhuriyet düzen ilkeleriyle uyumlu hale getirilmesini sağlayan unsur olduğu anlamda, cami imamı da aydınlanmacı sayılmalıdır. Somut durum, cami imamı ile öğretmen arasındaki çelişkinin bir kurumdaki aynı dairenin iki memuru arasındaki çelişki kadar olduğunu gösterir. Aynı dairenin iki memuru arasındaki, otorite payı elde etme arzusuna bağlı çelişki; sınıflar arasındaki çatışmanın, rejimin biçimini belirleyici olması yanında hiçbir anlam ifade etmez. Burjuva devlette memur kendine emredileni yapar; bürokratlar, komutanlar, yargıçlar devletin işleyiş rotasını çizer.
Cumhuriyet devletinin aldığı siyasi tedbirlerin ve hukuki düzenlemelerin; feodalizmin ve dinsel otoritenin direncini kırdığına ilişkin bir iddia var. Bu iddia bir yanılsamadır. Yasal düzenlemeler “yeni” yaşam tarzının toplum tarafından benimsenmesini sağlamaz. Yasalar “eski” yaşam tarzına ilişkin edinimlerin aleni yaşanmasını önler, ama aynı zamanda eski argümanların toplumun bilinçaltına itilmesini sağlar. Toplumsal duruş fetişlerinin bilinçaltına itilmesi, eski yaşam tarzına ait fetiş değerlerinin yok olması anlamına gelmez. Ancak, doğrudan kapitalizmin gelişme seyrine bağlı olarak; bilimsel ve teknolojik ilerleme merkezli yaşam tarzının içselleştirilmesi, toplumsal gericiliğin var olma koşulu olan unsurların direncini kırar. Türkiye ‘de bilimsel ve teknoloji merkezli yaşam tarzının gelişme seyri, “emperyalist sermaye ihracına” bağlı olduğu ölçüde; iğdiş edilmiş durumdadır. Bu nedenle, burjuva yaşam tarzı, emperyalizme bağımlı kapitalist gelişmenin sağlayabileceği güdük ölçekte “eski” yaşam tarzının inadını kırabilmiştir. “Eski” ile “modern” karışımının sonucu kurulan ise; Arabesk yaşam tarzıdır.
Türkiye’de Tanrıyı, peygamberi ve İslam otoritesinin ya da devletin simgelerini eleştiren (yeren) yurttaşın cezalandırılmasını, zina yapan kadının taşlanmasını caiz gören önemsiz sayılamayacak bir kesim var. Diğer yandan Kürtlerin, Rumların, Yahudilerin, Ermenilerin, Arnavutların, Boşnakların, Çerkezlerin, ayrı ulus olduklarını inkar eden ve bu ulusların Türk kimliğini benimsememesini “ihanet” sayan ve 301. sayılı kanunu gerekli gören toplumsallaştırılmış bir ön yargı mevcut. İşin tuhaf yanı; İslam şeriatı ile yönetilen ülkelerde, tanrı, peygamber ve din karşıtı söylemin cezalandırılmasının “akıl dışı” uygulama olduğunu söyleyen burjuva sol parti yöneticileri, yandaşları ve sendika yöneticileri; Türkiye’de “Atatürk’ü koruma kanununun” geçerli olmasını normal karşılayarak, bu kanuna aykırı davrananların cezalandırılmasını hararetle savunuyorlar. Bu savunu sahibi zevatın aynı zaman da, “burjuva modern yaşamın”; toplumsal ilerlemenin ve demokrasinin ön koşulu olduğu gerçeğini dilinden düşürmemesi abesle iştigaldir.
SINIF DEVLETİNİN YAPISINI ÜRETİM TARZININ VASFI BELİRLER
Feodal toplumda devlet ve kral otoritesi, toplumun üzerinde ve dışsal normda örgütlenmiş bir güçtür. Feodal devlet aygıtları, topluma göre “yabancı”, ayrık bir konuma sahiptir. Toprakların krala ve soylulara ait olması ve kölelerin, serflerin bu topraklarda karın tokluğuna çalışması siyasal sitemin yapısını belirler. Devletin biçimi değişmez kabul edilir ve devlet, mutlak otorite olan kralla özdeştir; dolayısıyla devleti biçimlendirme konusunda vatandaşın söz hakkı yoktur. Feodal devlet vatandaşın dışında bir kurumdur. Feodal toplumda erk kurumları, öncelikli ve özel olarak soylular tarafından yönetilir. Soylu olmayan devlet yöneticiliği yapamaz.
Feodal sistemden farklı olarak; kapitalist üretim tarzı; işçinin işgücünü “özgürce” pazarlama durumunu yarattı. Ve bu “özgürleşme” temelinde devlet yapılanması da kökten değişime uğradı. Burjuva devrimin en önemli icraatı; devleti yataylaştırarak biçimlendirmesidir. Kapitalist toplumda devletin biçimlendirilmesi; sınıflar çatışmasına doğrudan bağlıdır. Bu nedenle devlet dışsal değil içsel bir kurumdur. Bu şu demektir, devlet, devasa ve yaygındır. Toplumun içine nüfus eden, geniş ve esnek bir güçtür ve toplumun tüm katmanlarından bireylerin devletin yükümlülüğünü üstlenme durumu söz konusudur. Herhangi bir vatandaş memur olarak bürokratik işleyiş içerisinde görev alır. Polis emeğini devlete ücret karşılığı satan bireydir. Her vatandaşın orduda her kademede görev alması mümkündür.
Kapitalist toplumda, burjuva sınıfın iktisadi alanda üslenmiş üyeleri, iktisadi sistem içerisindeki erkleri oranında; devlet aygıtlarında görev almazlar; hatta hiç görev almazlar. Bu durum devletin sınıflar üstü bir nitelikte olduğu izlenimini verir. Oysa iktisadi erk sahipleri; devlet erkini yönlendirme gücüne ve araçlarına sahiptirler. Öncelikle belirtmek gerekirse, devlet, kapitalizmin koruyucusudur ve iktisadi hayatın, burjuvaziye can veren haliyle sürdürülmesi için gereken önlemleri ve araçları kullanan bir aygıtlar tümlüğüdür. Bu yapısal niteliği nedeniyle burjuva devlet; kapitalist sistemin efendilerine hizmetle yükümlüdür. Devlet, tek tek burjuva bireylerin değil; burjuva sistemin tümünün ve dolayısıyla tüm burjuvaların haklarının koruyucusudur. Ancak aynı zamanda, sermaye sahipleri, servetlerinin büyüklüğü oranında; devlet aygıtlarının “kişi ve şirkete özel” hizmetinden yararlanma olanağına da sahiptirler. Kapitalist sistem, servet sahibi sınıfa, feodal beyleri imrendirecek kadar lüks bir yaşam tarzı sunar. Bu yaşam tarzı devlet görevlerinin de gözlerini kamaştırır, ilgisini üzerine çeker. Devlet aygıtlarında görev alan her birey statüsü oranında bu parıltılı yaşamdan pay almayı arzular. Ancak devletin ücretli memurunun bu “lüks hayat” arzularının gerçeklik kazanması, servet edinim derecesine bağlıdır. Denilebilir ki; devlet görevlisinin yaşamsal idealini gerçekleştirmesinin yolu, servet sahiplerinin para kasasının önünden geçer. Devlet aygıtında görevli bireyin lüks yaşam arzusu; onu sermaye sahibine muhtaç kılar. Bu durum kapitalist devletle burjuva bireylerin ilişkisini kolaylaştırır. Kapitalist sistemde para/ servet (rüşvet) her dairenin kapısını açacak ve her daire yöneticisinin kalbini (midesini) fethedecek, imanını tazeleyecek ve aynı zamanda vicdanını rahatlatacak kutsal güçtür. Devletin her aygıtının, sermayenin hizmetine koşulmasında/ kullanılmasında rüşvet önemli araç olarak rol oynar. Bu ilişkilerde, Bankalar ve borsalar ile hükümet arasındaki ilişki fonksiyoneldir. Bu araçların yanında; emperyalist sermayenin ve yerli tekellerin medyayı, toplumsal eğilimleri yönlendirici bir güç olarak kullanması; burjuvazi ile siyasi partiler arasında özellikle seçim döneminde gerçekleşen bağış (rüşvet) ilişkileri; bürokratların, generallerin ve yargıçların, emekli olduklarında holdinglerin idari yönetimlerinde görev alma olasılığı nedeni ile bu unsurların görevleri sürerken sermaye sahipleriyle kurduğu ilişkiler; burjuva dayanışma örgüt yöneticilerinin dolaylı olarak hükümetleri ve devletin diğer aygıtlarını yönlendirmeleri; sermaye sahipleri ile devlet aygıtları arasındaki bağın kurulmasını sağlayan önemli enstrümanlardır. Burjuva demokrasisi bu tür ilişkiler ve araçlar cennetidir.
Devletin yaygın ve esnek biçimlenmesi aynı zaman da devletin sınıfsal yapısı hakkında yanılsama yaratır. Toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçiler devletin kendilerinin hizmetinde bir aygıt olduğu yanılsaması yaşarlar. Bu durum emekçilerin devletin eylemlerine rıza göstermelerinde önemli bir etkendir. Ancak asıl olarak emekçi sınıfların burjuva devletin içselleştirilmiş niteliği nedeniyle devlet karşıtı bir duruşa kaymadıkları ve durumlarını kabul ettikleri görülür. Çünkü her emekçi, devletin kendisine hizmetle yükümlü olduğuna inanır ve kendisinin de devlet aygıtlarında görev alabilme olanağının olduğuna ilişkin ön kabulü vardır. Ki bu mümkündür ve devletin toplumun kendisi olduğuna dair görüşleri doğrulayıcı ve yanılsamalara temel zemin sağlayıcı koşullar vardır. Eğitilmiş (ıslah edilmiş) bir vatandaş, devlet içerisinde statüye erişebilir ve yasama, yürütme ve yargı aygıtları içerisinde “baş” olabilir. Devlet aygıtları yöneticisi; birey olarak burjuvanın dahi imreneceği ölçüde yaptırım gücüne ve yetkiye sahip olabilir. Ama tüm yetkisini ve yaptırım gücünü, kapitalist sistemin sınırları dışına çıkmadan ve kapitalist sistemin selameti için canla başla kullanır.
Burjuva demokratik kuralların “kısıtlı” işlediği ülkelerde; Siyasi alanda “Baş” konumuna gelmiş “ayak takımından” bireylerin; “baş olma” konumlarının yalnızca kendilerine ait bir yükselme olduğunu iddia etmeleri; Burjuva parlamenter rejimin yeterli olgunlukta olmadığının göstergesidir. Çağdaş burjuva toplumlarda, “Ayakların baş olması mümkün değildir” ilkesi kabul görmez. Burjuva demokratik cumhuriyet rejimleri; pratik olarak ayakların baş olabileceğini kabul eder. Burjuva demokratik sistem, “ayak takımına” “baş olma” olanağını tanır. Burjuva sistemde bir emekçinin de baş olma olanağı vardır. Bu anlamda “ demokrasi” ile kapitalizm çelişmez. Kapitalizmin demokrasiyi reddettiği iddiası asılsızdır. Burjuva parlamenter rejimde; ayakların baş olması halinde kıyamet kopmaz. Bunun örneklerini görmek mümkündür. Birçok ülkede devlet aygıtlarında yöneticilik görevi üstlenen bireylerin emekçi çocuğu olduğu görülür. Hatta kendisi emekçi olan insanlarda rejimin her kademesinde yönetici konumuna ulaşabilmiştir. Burjuva devlet, emekçinin baş olmasının olanaklarını yaratır, ama tek bir koşulla; burjuva iktidarının sadık hizmetkarı olmak. Kapitalist işleyişin bir parçası olmak durumunda emekçinin baş olması mümkündür. Kapitalizm, devlet aygıtlarının soylular tarafından yönetilmesinin mutlak ve tanrısal bir norm olduğuna ilişkin kuralı yıktı. Herkesin yönetici olabileceğini ilkesel olarak kabul eden burjuvazi; devlet aygıtlarını yataylaştırarak toplumsal görünüm kazandırdı, ama aynı zamanda iktidar kurumlarının “kutsal olduğu” yargısını korudu.
Burjuva demokrasisi içerisinde emekçi çocukları da kapitalist devlete hizmet yükümlülüğünü “baş” olarak ifa edebilirler. Tek koşul kapitalist sisteme gönülden bağlılıktır. Baş olduğunda “Ben zenginleri severim” sözü, baş olmak için bir emekçi çocuğunun ya da emekçinin hangi vasfa sahip olacağını kaba ama net bir ifadesidir. Türkiye cumhuriyeti devletinin tüm kurumlarında yönetici olan bireyin kutsal kitabında ilk madde; egemen sınıfı egemen sınıf yapan üretim tarzına ve mülkiyet ilişkilerine sadakat göster ve hizmette kusur etme şeklindedir. Emekçi ya da emekçi çocuğu birey, devletin herhangi bir kademesinde “kapitalizme hizmet ilkesini” başına taç ederek yönetici olabilme olanağına sahiptir. Kaldı ki; Emekçinin baş olması; yalnızca devlet kurumlarıyla da sınırlı değildir. Kapitalist sistemde; burjuva devletin payandası olan “demokratik kitle örgütleri” de emekçi bireye bu olanağı sağlar. Bir işçi; sendika yöneticisi olma şansına sahiptir ve profesyonel sendikacı olduğunda yönetme hakkını da elde edebilir; ancak sendika üyesi bir işçi kendi örgütünün yönetimine karışamaz; o kendini sendika ağasının yönetimine bırakır. Bir insan ancak statü sahibi ise, yönetme gücüne sahiptir.
Yönetici olduktan sonra birey aslını inkar eder. Nereden geldiği değil, nerede olduğu önemlidir. Olduğu yerin kendisine kazandırdığı kimliğin söylemi, ideolojik olarak otoritenin dilidir. Tanrıya ve krala has yönetme yeteneği verili olarak kendisinde tezahür etmiştir. Dolayısıyla onun yönetim eylemine karışmak, tanrının ve yeryüzü krallarının emrinden çıkmak anlamına gelir; tanrıya ve öndere “akıl vermek” kıyameti çağırmaktır. “Ayakların başları yönetmesi mümkün değildir” sözünün içerdiği gerçek şudur; emekçiler, sınıf tavrını koruyarak yöneticilerin işine karışamamalıdırlar. Asıl olarak da söylenmek istenen şey; kapitalizme karşı bir devrimci duruş göstermek “kıyamet” alametidir. Bu gerçeklik üzerine oturan korku; Tüm burjuva parti yöneticileri beyninde yer etmiştir. Kapitalist düzen içinde konumlanmış her kurumun “başı”, kapitalizme karşı gelişecek bir devrimci tavrın; aynı zamanda kendi konumunu yıkacak bir tavır olduğu bilincine sahiptir. Bu nedenle, burjuva parlamenter sistemin herhangi bir aygıtında yer alan yönetici, rejimi zorlayan “ayak takımı” hareketine karşı durmayı yaşamsal gereklilik sayar.
Ancak önemle vurgulanması gereken nokta; emekçilerin eylem gücünün ve seviyesinin, yönetici kadrolarının eğilimlerini etkilediğidir. Emekçiler eylemleriyle yöneticilerin eğilimlerine yön verebilir durumdadırlar. Sınıf mücadelesinin ivmesi yönetici grubun yönelimini etkiler; onların toplum tasarımlarının yönünü değiştirir. Burjuva yöneticiler, İşçi sınıfı hareketinin gücü nedeniyle, toplumun yönetilmesine ilişkin fikri tasarımlarının ideal pratik ifadesini gerçekleştirme olanağından yoksun kalırlar. Ezilen sınıflar, (ayaklar) egemen sınıf temsilcilerinin (başların) zihninden geçeni uygulama olanağını kısıtlayabilecek bir güçtür. Dolayısıyla yönetilenler zımnen yönetenleri yönetirler. Emekçilerin eylemleri ve burjuva sınıf yöneticilerinin bu eylemlere karşı duruşu; (sınıf çatışması) devletin sınıf yapısını değil ama; biçimini belirler.
BURJUVA DEMOKRASİ SINIF DEVLETİDİR
Bugüne kadar kendi ulusal kimliklerini inkar ederek; devlet aygıtlarında yönetici olarak yer alan; Kürt, Laz, Rum, ya da egemen mezhep tarafından dışlanan ve kendini inkara zorlanan alevi yurttaşların; ulusal ve dinsel kimlikleri ile devlet aygıtlarında yer almalarının yolu açılıyor. Bu durum, kapitalist düzene imanın, yeni bir tarzda gerçekleşmesidir. Burjuva demokratik sistemin sağlam ayaklar üzerine oturmasını sağlayacak bu anlayış, Kürtlerin, Rumların, Boşnakların, Çerkezlerin Lazların, Alevilerin, kendi ulusal/ dinsel kimliklerini kullanabilmelerinin sağladığı vicdan rahatlığıyla, devlete bağlanmasını, sadakatle hizmet etmesini sağlayacaktır. Sermaye sahipleri için önemli olan; burjuva demokratik devlet aygıtlarında görev alacak kişilerin toplumsal kimliği değil; ona sunduğu yönetici kimliğini hak etme performansıdır. Sermaye sahiplerinin ve burjuva demokrat ideologlarının, siyasetçilerinin dillendirdiği “demokrasi” fikrinin felsefi zemini budur. Bu görüşün Avrupa kaynaklı olması da şaşırtıcı değildir. Çünkü Avrupa burjuvazisi, deneyimleriyle burjuva demokrasisinin, burjuva iktidarı için tehlike olmadığını; aksine anti- kapitalist güçlerin yıkıcı vasfını elimine ettiğini gördü. Bu güçlerin içselleştirilmesi, burjuva devletin daha güçlenmesini ve sermayenin dönemsel krizleri daha rahat atlatmasını sağladı. Avrupa ülkelerinde kendini sosyalist olarak tanımlayan partilerin varlığı devleti güçlü kılıyor. İspanya’ da sosyalist referanslı bir kadın milletvekilinin Milli Savunma Bakanı olarak ordunun “başkomutanı” olması ve ama “yaşasın kral” diyerek de devlete bağlılığını ilan etmesi, burjuva devleti rahatlatıcı ve güçlendirici bir durumdur. İspanya devletinin, ETA ile barışması; yıkıcılığın önüne set çekilmesi anlamına gelmektedir. Güney Afrika’ da, kendini devletin sahibi olarak gören beyaz azınlığın; Güney Afrika halkının sistem tarafından içselleştirilmesini tehlike olarak görmesi boşa çıktı. Burjuva demokratik değişim; ayakların baş olmasının yolunu açtı; Mandela’nın, Afrikalı kimliğiyle devlet başkanlığı koltuğuna oturması ve halkın düzen içerisine çekilmesi; Güney Afrika halkının yıkıcı gücünün önüne set kurulmasını sağladı. Korkulan olmadı ve Güney Afrika Cumhuriyetinde; demokratik değişim sayesinde; küresel ve yerel sermaye egemenliği rahatlığa ulaştı. Türkiye’de Kürtçe dilinin kullanılması serbest kalınca; konuşulursa “bölünme” kaçınılmaz gelir kabusu sona erdi. Kürtçenin, Kürt ulusunun ana dili olarak yasal kabulü; Kürtlerin devletle bağını güçlendirdi. AKP’nin hükümet eden parti olarak Kürt ilerinde oy oranın artması bunun göstergesidir. Kamu emekçilerinin (işçilerinin) hak alma mücadelesi verirken yükselen mücadele ateşi; sendikal haklarının yasayla tanımlanması ile birlikte söndü. Şimdi sendikalı kamu emekçilerinin ( işçilerinin ), örgütleri vasıtasıyla devletle bağları (düzene bağlılıkları) daha da perçinlendi. İşçi Sendikalarının (DİSK ve KESK de dahil) ve meslek odalarının varlığı; ezilen sınıfların dipten gelen yıkıcı dalgasının, elimine edilerek deniz içerisinde sönmesinin olanağıdır. Ki bu nedenle burjuva demokrasisi; burjuva sistemin teminatıdır.
Burjuva demokrasisi; toplumda, yönetenle yönetilenin, ezenle ezilenin var olduğunun kuramsal ve pratik kabulüdür. Bu kurumsal kabul, emekçilerin, burjuva iktidarı onaylamasının ifadesidir. Burjuva demokrasisi, yönetilenlerle yönetilenlerin, yönetenler lehine uzlaşmasıdır. Daha doğrusu, burjuva demokrasisi, ezilenlerin, burjuva iktidarına rızasını betimler. Bu rıza durumunun sınıflar arasındaki ilişkinin nedeni ve sonucu olduğu da bir gerçektir. Bunun anlamı şudur; Çağdaş burjuva düzende, iktidarın siyasi aygıtlarının biçimlenmesi, genel iktisadi işleyişin ifadesidir (yansımasıdır). Ve genel iktisadi işleyişin yarattığı sınıf çatışmasının biçimlendirdiği devlet; kendi hukuku içerisinde “tutarlılık” göstermek zorundadır. Ezilenlerin kapitalist düzene bağlanmasında bu görüntü önem kazanır. Görüntünün “tutarlılık” durumu; kapitalistlerin devleti kullanma olanaklarına sahip olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesini sağlar.
Ancak; bu dönem burjuva düzenin erk grupları arasında yaşanan sürtüşmeler gösteriyor ki; kendini devletin sahipleri sanan zevat kadar, din referanslı parti önderleri de, emperyalist sermayenin ve Türkiye burjuvazisinin gereksindiği yönetim tarzını ve döneme uygun istemini anlamakta zorluk çekiyor.
Tüm burjuva parlamenter cumhuriyet rejiminde ayakların “baş” olması olanaklıdır. Burjuva sistemin omurgasını oluşturan ilkelerden biri olan bu düstura emekçilerin yaklaşımı nasıl olmalıdır sorusu tam da bu belirlemeyle önem kazanıyor. Burjuvazinin feodal rejime karşı “özgürlük, eşitlik, adalet” bayrağı altında savaşarak; “ayakların da baş olmasını mümkün kılan koşulları” sağlayan bir rejim kurduğu doğrudur. Burjuva parlamenter cumhuriyet rejimi “ayakların baş olma” olanaklarının olduğu bir düzendir. Aynı şekilde, “eğitimin üretim için yapılması”, “Özerk Üniversite”, “ezilen sınıfların örgütlenme haklarının yasalarda yer alması”, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ve “her yurttaşın düşüncelerini açıklama ve ifade etme özgürlüğünün yasalarla tanınması” da burjuva sistemin olgunluğunun göstergesidir. Bu gerçekliği göz ardı ederek; toplumsal düzenlenişe ilişkin, burjuva demokratik söylemin, sosyalizmin dili haline getirilmesi; sosyalist hareket önündeki en büyük handikaptır. “Ayaklar baş olacaktır” sözü sosyalizmin düsturu değildir. Sosyalizmin düsturu; Toplumsal sistemin, yöneten ve yönetilen fenomenlerin reddi üzerine oturacağını anlatır. Organize bir topluluğun ya da örgütün yöneticisiz olamayacağı fikri sınıflı toplum ideologların ve siyasilerinin iddiasıdır. Sosyalizm, bu iddianın reddinin pratik ifadesini mümkün kılan toplumsal ilişkiler tümlüğüdür.
Haziran.2008
BABÜR PINAR
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!Arkadasina Gönder!
1 yorum yazilmistir
Yazan:isimsiz | Tarih: 2008-09-08 23:44:32Konu: konu
ilk paragraftan okunmaya değer olduğu gözüküyo