YALNIZLIĞIN ORTASINDA "ÇILGIN TÜRKLER"

9/9/2006 · Kategori: Felsefe

 

BABÜR PINAR

 

 

 

Evden çıkıp metroya doğru yürüyorum. Yol kenarında yeşil alanları görmek hoş bir şey, her sabah işe giderken. Beton birikintisi bir ortama giderken bu parklarda az da olsa soluk alarak hazırlıyorum kendimi.

Metroya yaklaştıkça insan kalabalığı artıyor. Telaş ve suskunluk egemen kalabalığa. Artık kendilerinin de söz geçiremediği bir telaşın koynunda her gün insanlar. Tren koltuklarından birini kapma telaşı değil bu; Alışılagelen bir durum. Sanki insanlar telaşlı olmazlarsa hayatın yürüyüşünden uzak kalacaklar ya da “önemli” işleri olan insan olmaktan uzaklaşacaklar. Öylesine elbise gibi giyilen bir telaş bu. Bütün gün üzerinde taşıyor bu elbiseyi kent insanı.

 

Trenle seyahat bir olanak kentli insan için. Kitap ve gazete okumak, tanıdık biriyle karşılaşmak ve sessiz bir sohbete dalmak bu tür bir ulaşım aracında mümkün olabiliyor. Bazen öğrenciler sohbeti bağırarak ve yüksek tonda gülüşerek yapmaları da ayrı bir canlılık katıyor havaya. Ama bu durumu bir “hoş”luk, bir “renklilik” olarak algılamayanlar da var kuşkusuz. Bazı insanlar özellikle bu dönemde, “ahlak ve terbiye” zabıtası olmayı bir “kutsal Görev” sayıyorlar. Önceki gün işten eve dönerken trenin içerisinde, Liseli kızların neşeli sohbetlerinden rahatsız birkaç kişinin de desteğini alan bir genç, oturduğu koltuktan kalkarak, küçük kızların bulunduğu yere doğru insanları itekleyerek vardığında; elini arkamda bulunan genç kızın omzuna dokunmak üzereyken, tuttum. Şaşırarak baktı bana, onca insanın desteğini almış bir kişi olarak bu beklenmedik tepkiye şaşırdı ve kekeledi.” Ama abi, bu kadar insan rahatsız oluyor “. “İnsanlar onca kötü şeyden rahatsız olmuyorlar da; sevinç çığlıklarından mı rahatsız oluyorlar. Uzaklaş çocukların yanından” dedim. Öyle bir şaşkınlık geçirdi ki delikanlı, sanki “ Ben özellikle yaşlı insanların gençlerin bu durumundan rahatsız olduklarını sanırdım;bu nerden çıktı der gibiydi. Herkesin duyacağı bir ses tonuyla; ”Herkes kimliğinin kirini kendi evinde temizlesin; kimse bir başkasının ağır kederini paylaşmak zorunda değil; Bu toplumu kurtaracak olan sevinçtir ve siz her yerde onu yok etmeğe çalışıyorsunuz. Buna kimsenin hakkı yok.” dedim. Trenin içinde sessizlik bir süre sonra olağan durumunu aldı. İşin kötü yanı da şu; insanlar o hale geldi ki, kimse gözü önünde olan olaylara tepki vermiyor. Doğrulayıcı ya da karşıt ne olursa olsun tepki veren birkaç nesli tükenmekte olan dinozor var hala o kadar.

Yabancılaşma ve yalnızlaşma o kadar yoğun yaşanıyor ki, boğulmamak mümkün değil. Duyarlılık insan için bir yük sanki. Büyük bir ikiyüzlülük yaşanıyor aslında; Biz müslümanız, biz Türk’üz, kardeşiz, sevgi doluyuz erdemliyiz, misafirperveriz, ya da biz şairiz, aynı grubun üyeleriyiz,”biz sosyalistiz, kardeşiz” sözlerinin altını dolduran bir durum yok hayatın içinde. Bu sözlerin havada uçuştuğu yerler de insanlar birbirinin ciğerini koparacak gibi bakıyor birbirlerine, sanki av zamanı ve herkes pusuda. Her an bir saldırı bekler gibi pür dikkat duruyor insanlar. Hani hepimiz aynı dini inançların sahibi isek, yanında birlikte yolculuk ettiğin ve aynı ülkenin vatandaşı olduğun birine karşı ne bu hasım tutum. O nasıl bakmadır ki karşındakine, ürperiyor karşında din kardeşin.

Bu ne yazık ki sokakta sürmüyor yalnızca, aile fertleri bile birbirine dünyayı zindan eder durumda. Etrafınıza dikkatli bir gözle baktığınızda açıkça görülüyor yabancılaşma. Kuşkusuz bu yalnızca dışa dönük bir eylem değil, bu eylemin asıl kaynağı olan içe dönük yabancılaşma ki, insanlığı tüketen bir virüs gibi işliyor insanın kanına.

Böylesi bir durumda insanlara “olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol” demenin hiçbir hükmü yok. Çünkü insanların içleri neyse o dışlarına da yansıyor. Kendine yabancılaşmış bir insan öteki bireye de yabancılaşmış. Eylemini belirleyen de bu. Yani adam içindeki kirli kanı, biriken irini saklamıyor kimseden; boşaltıyor karşısındakine. İnsan bu durumdayken hiçbir güç değiştiremiyor onu. Romanı, makaleyi, öyküyü, şiiri okuyor ve o kadarla kalıyor. İçselleştirme eylemi hak getire. Oysa bir şeyi içselleştiremediyseniz ikiyüzlülüğe her an kapınız açık demektir. Yani Müslüman iseniz ve söz gelince “Müslümanlık hoşgörü dinidir” diyorsanız. Hoşgörülü olmalısınız. Ya yoksa inandığınızı söylemezsiniz olur biter. Kimse de size karışmaz. Ama bir inanç sistemi içinizdeki “ben” i etkilemiyorsa, o inancı bir elbise gibi kullandığınızı kimseden gizleyemezsiniz. Sosyalistim diyorsanız; seçkinci, mülkiyetçi erkçi düşünce ve davranıştan kopmuş olmanız gerekir. Ya da hem “milliyetçi” hem de amerikancı olamazsınız.

Bu herkes için böyle. 10 Kasım günü (2005) trenle işyerime gelirken, bugünler de herkesin şu veya bu şekilde ilgilendiği, “Şu çılgın Türkler” anlatı kitabını okuyan bir kadın ilgimi çekti. Okuduğu şeyler ona haz veriyordu ki; kitabı okurken gülümsüyordu. Saat tam 9.05 te tren durdu ve siren çalmaya başladı. Birkaç erkek ve kadın oturuyorken, vagonda ki herkes ayağa kalktı. O anda herkes durumun farkındaydı. Kitabı okuyan kadın yanında oturanların ayağa kalktığını ve trenin durduğunu fark etmesine rağmen ayağa kalkmadı ve oturmaya devam etti. Kuşkusuz insanların saygı duruşuna katılma zorunluluğu yok. Ama “Şu çılgın Türkler” kitabı, kurtuluş savaşı öykülerinin bir toplamı ve insan; bu anlatıyı okuyan ve okumaktan haz alan bir insanın; o öykülerin “başoyuncusunun” ölüm anında saygı duruşuna katılmasını bekliyor. Başkalarından değil ama özellikle ondan bekliyor bu tavrı.

 

Okuduklarımız beynimizi sarsmıyor. İçselleşmiyor öğrendiklerimiz; her an çıkarılacak bir elbise gibi taşıyoruz sırtımızda fikirleri, hayata dair bilgileri. Okuduklarımız öğrendiklerimiz, kof altyapımızı gıdıklayan ve bize haz veren fenomenler olarak kalıyor. “Bir Türk dünyaya bedeldir” sözüyle gurur sularımız coşuyor da; bırakın dünyaya bedel olmayı, bir sokağa, bir eve bedel olacak kadar,” insanca” yaşam için çaba göstermiyoruz. Tembellik, adamsendecilik kişiliğimizi kavuruyor. Kısırlaştırıyor; yaratıcılık ise fersah fersah uzak bizden ve biz “şu çılgın Türkleri” okuyarak korkak ve basiretsiz ruhumuzu doyuruyoruz. Ve zaman “çılgınlık zamanı” olunca ilk biz kaçıyoruz inimize. Çılgınlara da “maceracı” “soyu tükenmiş enayi” yaftasını yapıştırıyoruz. Serüvenlere bu kadar meraklı ama bir serüvene katılacak cesaretten yoksun bireylerin oluşturduğu toplumda neden ”çılgın” ve “yaratıcı” insanlar çıkmıyor demek biraz abes değil mi sizce de.

 

Görünen o ki; “çılgın Türkler” anlatısının oluşturduğu ılık esinti de, yalnız insanın içerisinde bulunduğu yabancılaşma ayazını çözemeyecek

BABÜR PINAR

DAMAR
Aylık Kültür Sanat Edebiyat Dergisi
Mayıs-2006 no:182


Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!