27 MAYIS DARBESİNİN SINIFSAL ANALİZİ

25/5/2008 · Kategori: Politika

EMPERYALİST SERMAYE İHRACI SİYASİ YAPININ YENİDEN BİÇİMLENMESİNİ DAYATTI

 

 

Burjuva ulusal devlet kurarak siyasi bağımsızlığını kısıtlı ölçekte kazanan Türkiye burjuvazisinin, ekonomik olarak güçlü ve bağımsız olmadığı saptanabilir bir gerçektir. Ekonomik güçsüzlük, ayakta durabilmek için gerekli sermaye birikiminden yoksunluk ve emperyalist ülkelerle var olan köprülerin atılmaması, Osmanlı Devleti’nin siyasi mirası ile birlikte tüm ekonomik borçlarının ve sorumluluklarının yüklenilmesi; işin başında Türkiye’nin emperyalizmin iktisadi sömürgesi olma durumunun devamlılığını sağlayan faktörlerdi. Kazanılan kısıtlı siyasi bağımsızlığa ve ulusal burjuva siyasilerinin cumhuriyetin kuruluşuna önderlik etmesine rağmen; Türkiye’nin emperyalizmin ekonomik sömürgesi olma durumu sürdü. Dolayısıyla Türkiye cumhuriyeti nispi bağımsız devlet olarak yapılandı. 1923 yılından başlayarak 1950 yılına kadar, Türk burjuvazisi ile emperyalist burjuvazi arasında yoğun bir ekonomik ilişki -sermaye ihracı anlamında- gelişmedi. Bunun nedenini, ulusal burjuvazinin anti-emperyalist tavrına ve Türkiye’nin sınırlarına büyük gümrük duvarları konulmasına bağlamak hata olur. Lenin’in belirttiği gibi; “Mali sermaye, ekonomik ve uluslararası işlerinde o kadar önemli ve büyük bir güçtür ki, politik anlamda tüm bağımsızlığa sahip devletlere bile boyun eğdirebilir ve zaten eğdirmektedir de”(1) Emperyalist mali sermaye, ekonomik ve uluslararası işlerinde “büyük bir ekonomik güç” olmasına karşın, 1923-1950 döneminde, Türkiye’yi tam sömürge haline getirme konusunda yeterli çaba sarf etmemiştir. Oysa Türkiye burjuvazisinin bu dönemde, güçlü bir gelişme için gerekli sermaye birikimine sahip olmadığı ve her an “yoğun sermaye ihracı”na muhtaç olduğu bilinen bir gerçektir.

 

Üzerinde durmamız gereken önemli bir sorun; Emperyalistlerin, genellikle sermaye için “karlı” bir yatırım alanı olarak görmedikleri ülkelere sermaye ihracı yapma konusunda tereddüt ettikleri gerçeğidir. Küresel mali sermaye, kârlı bir yatırım alanı olarak görmediği ülkelere sermaye aktarma zorunluluğu duymayabilir ve sermaye ihracı için az gelişmiş ülkelerde, Lenin”in deyişiyle, “kapitalizmin yüksek derecede olgunluk kazanmasını”(2) bekleyebilir. Buradan hareketle, geri kalmış ülkelerde kâr oranının düşük olduğunu söylediğim anlaşılmamalıdır. Burada belirtmek istediğim; Emperyalizmin, sermaye ihracı için bir tercih sözkonusu olduğu zaman “en kârlı” yatırım alanlarına yöneldiği ve bu kârlılık derecesine göre söz konusu ülkelere sermaye ihracında öncelik tanıdığıdır. Yoksa “geri kalmış ülkelerde kâr her zaman yüksektir; çünkü buralarda sermaye pek az, hammadde ucuz, toprak fiyatı nispeten düşük, ücretler azdır”(2) Kaldı ki; söz konusu ülkelere sermaye ihracının yapılmaması, bu ülkelerin birer meta pazarı olmasını da engellemez.

 

1923 sonrası, Türkiye’deki ekonomik ve siyasi durum, sermaye ihracını cezbedecek, iç açıcı bir tablo çizmiyordu. Sanayi için önemli hammadde yoktu. Zengin maden yatakları olan bölgeler de zaten mali sermayenin denetimine girmişti. Örneğin Musul bir petrol bölgesiydi ve bu bölge Türkiye sınırları dışına çıkarılmıştı. Anadolu’da tarım zayıftı ve “belirlenmiş” maden yatakları yok denecek kadar azdı. Ulusal kurtuluşçu öğeler barındıran bir savaştan yeni çıkmış bir ülkede anti-emperyalist eğilimlerin yoğunlaştığı da düşünülürse; sermaye ihracı, Türkiye burjuvazisi için hayati bir sorunken, uluslararası mali sermayenin, yapılacak sermaye ihracının “kârlı” bir yatırım olup olmayacağı endişesini taşıması anlaşılabilir bir durumdur. Türkiye’ye sermaye ihracının yapılmamasını; siyasi iktidarların “anti-emperyalist” politikalarına bağlamak “millici” grupların avuntusu olan bir görüştür. 1923-1950 yılları arasındaki dönemdeki, burjuva hükümetlerin anti-emperyalist nitelikleri nedeniyle; Türkiye’nin yoğun sermaye ihraç alanı olmasının engellendiğini sanmak yanılsamadır. Çünkü burjuva iktidar hükümetleri hiçte yabancı sermayeye düşmanca tavır almamışlar, aksine yabancı sermayeyi teşvik etmişlerdir. Bu tutumu M. Kemal, İzmir İktisat Kongresi’nde şöyle dile getirir; “Zannolmasın ki ecnebi sermayelerine hasımız; hayır bizim memleketimiz vasidir (geniştir). Çok say (emek) ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeye her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim sayimize inzimam etsin (tamamlayıcı olsun) ve bizim ile onlar için faydalı neticeler versin”(3) Bütün bu dileklere rağmen uluslararası mali sermaye, birçok banka ve kurum vasıtasıyla mali bağımlılığı elinde tutarak ve Türkiye’ye yapılan meta ihracını her yıl daha da fazlalaştırarak; ekonomik ilişkiyi bu temelde yürütmüş, sermaye ihracına gerek görmemiştir. Emperyalistler Türkiye’de bağımlı bir sanayinin kurulması için gerekli sermaye ihracına uygun koşulların olmadığı bu dönem içerisinde yoğun sermaye ihracını ertelemişlerdir. ”Sermayenin ihraç zorunluluğu, (tarımın geri kalmış olması ve yığınların yoksulluğu nedeniyle) sermayenin ‘kârlı’ yatırım alanı bulunmadığı ülkelerde, kapitalizmin ‘yüksek derecede olgunluk’ kazanmasına bağlıdır.”(4) Kuşkusuz mali sermaye, sanayinin gelişmesi için gerekli sermaye ihracını yapmamasının yanı sıra, Türkiye’de cılız da olsa burjuvazi tarafından yaratılmak istenen sanayileşmeyi de baltalamıştır.

 

Ancak II. Emperyalist paylaşım savaşı sonrası dünyadaki güçler dengesinin değişmesi, emperyalizmin; geri kalmış ülkelere ilişkin ekonomi-politikasını da değişime uğrattı. Doğu Avrupa ülkelerinde anti-emperyalist, anti-faşist hareketlerin zaferi, ulusal kurtuluş hareketlerinin başarısı ile birçok sömürge ulusun bağımsız devletlere dönüşmesi, emperyalist ülkelerde üretim kapasitesinin genişlemesi ve uluslararası mali sermayenin uzmanlaşması ve yeni işbölümlerinin gelişmesi, ABD’nin II. Emperyalist paylaşım savaşından “kârlı” ve “güçlü” çıkması, bütün bu dış olguların yanı sıra, Türkiye’nin jeopolitik öneminin artması, tarımın gelişmesi ve işgücünün artması, mali sermayenin Türkiye’ye ilişkin düşüncelerinin değişmesine de yol açtı. Ancak Türkiye sanayi yatırımları için gerekli altyapı yönünden yetersizdi. Bunun halli için “sınai gelişimin gerekli koşullarını” yaratmak gerekiyordu ve uluslararası sermaye buna yöneldi. 1950’ler sonrası altyapının oluşturulduğu bir dönem başladı. Elektrik santralleri, karayolları, demiryolları, barajlar, köprüler inşası hızlandı. Demokrat parti hükümetinin; halkın gözünde “Türkiye’yi imar eden hükümet” diye yüceltilmesinin en önemli temeli bu gelişmeye dayandırıldı. Bu durum sonraki yıllarda CHP’ye ve CHP hükümetlerine karşı toplumsal propagandanın maddi temelini de oluşturdu. Kuşkusuz mali sermayenin amacı, halkın yaşam seviyesini yükseltmek değil; sermaye ihracının önündeki engelleri kaldırmak, dolayısıyla kendi kârını yükseltmekti. Ve öyle de oldu; altyapıya dönük yatırımların ardısıra, sanayide, kârlı yatırımlar başlatıldı. “Kapitalizm kapitalizm olarak kaldıkça, sermaye fazlası, belirli bir ülkede yığınların yaşam düzeyini yükseltmeye değil –çünkü bu durumda kazançlarında da bir azalma sözkonusudur- dış ülkelere, geri kalmış ülkelere sermaye ihracı yoluyla bu kârları arttırmaya yönelir”(5)

 

 

ASKERİ DARBE TEKELCİ SERMAYE İÇİN TERCİH DEĞİL ZORUNLULUKTUR

 

 

Bu yeni dönemde, yoğun sermaye ihracıyla başlayan “iktisadi gelişme” doğal olarak siyasi alanda da kendine yol açmak zorundaydı ve 1924 Anayasasıyla belirlenmiş siyasal alanın sınırları bu yeni “ekonomik gelişmeye” dar gelmeye başlamıştı. “İhraç edilmiş sermaye, ihraç edildiği ülkelerde, kapitalizmin gelişmesini etkiler, hızlandırır. Böylece, sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir parça durdurma eğilimi taşısa da bunun bütün dünyadaki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine geliştirmek pahasına olduğunu unutulmamalıdır.”(6)

 

Doğal olarak yeni durum toplumsal sınıflar arasındaki ilişki ve çelişkilere yeni bir boyut kazandırdı. Modern sınıfların, niteliksel değişim yaşaması, toplumun sınıfsal ayrışmasını belirginleştirdi. Diğer yandan kapitalist gelişme; Kürt ulusal uyanışını da etkiledi. Somut durum, “ Türk ulusu, sınıfların ve etnik zümrelerin kaynaştığı bir toplumdur” iddiasını çürütecek kadar belirgindi. Artık “mızrak çuvala sığdırılamaz” hale gelmişti. Emperyalist burjuvazinin güdümünde gelişmekte olan burjuvazinin hareket alanını genişletmek için, ve diğer yandan gelişen bağımlı kapitalizm karşısında tedirgin olan işçi sınıfının ve küçük burjuvazinin tepkisini de elimine etmek için siyasi yapıda reorganizasyon zorunlu idi. 1960 askeri darbesiyle başlatılan sistemin yeniden yapılandırılması sürecinde; iktisadi ve siyasi alanda komprador burjuvaziye ilerleme olanakları sağlayan ve bu nedenle işçilere ve küçük burjuvaziye de görünürde özgürlükler getiren, yeni bir burjuva parlamenter cumhuriyet yönetimine geçildi. 1924 Anayasasının dar siyasal sınırları genişletilerek uluslararası mali sermayeye ve dolayısıyla emperyalizme bağımlı burjuvaziye özgürce hareket olanağı sağlayacak siyasal düzenleme gerçekleştirildi. 1960 hareketine “kurtuluş umudu” ile sahip çıkan küçük burjuvazi, kısa bir süre içinde işin aslını anlayarak, tekelcileşen burjuvaziye bağımlılığını ilan etmek zorunda kaldı. 1960 sonrasında Türkiye’de “sermaye ihracının” hızına paralel olarak kapitalizm ilerledi. 1964’ten sonra 1970’lere kadar küresel sermayenin güdümünde yapılanan burjuvazi hızla tekelleşerek büyüdü ve diğer tüm burjuva fraksiyonlarını geri plana itti.

 

Hemen akla gelebilecek soru şudur; Emperyalizmin ve ona bağımlı gelişen burjuvazinin büyümesinde önemli rol oynayan hükümetin ve parti önderlerinin, 1960’larda sahneden düşmesi ve hatta telef edilmesinin nedeni nedir? Bu sorunun yanıtı, soruna sınıfsal perspektifle bakanlar için çok açıktır; burjuvazinin sınıf çıkarları bazen siyasi partilerin ve hatta bazı burjuva grupların dahi göz kırpmadan ezilmesini gerektirir.

 

 

1960 ASKERİ DARBESİNİN SINIFSAL ANLAMI

 

 

İktisadi egemenliği elinde bulunduran sınıf ya da sınıflar, kapitalist sistem içerisinde olagelen siyasal değişikliklerden, sınıfsal erklerinin tehdit edilmesi ölçeğinde etkilenmezler ve kapitalizm var oldukça; iktisadi egemenliği elinde bulunduran sınıf ve sınıflar siyasal egemendirler. Bu genel kural içerisinde diğer sınıf ve katmanların gerçekleştirdikleri hareketlilik, siyasal sistemde biçimsel değişikliğe neden olsa da egemen sınıf, bu değişikliği kendi lehine çevirme olanağına ve gücüne her zaman sahiptir. Bu durum, tekelci kapitalizmin gelişmesi dışında başkaca bir amacı olmayan siyasi aktörlerin harcanmasına yol açsa da, genel sınıf çıkarları için egemen sınıf, siyasal iktidarı elinde tutmanın tüm yollarını benimser. 1950’ler sonrası Türkiye’de siyasi yönetimi elinde tutan parti ve gruplar, belli geçiş dönemi içindeki görevlerini yerine getirdiler. Ancak, bu partilerin önderleri, yeni dönem için gerekli politik yeteneğe ve “devletin yapısını revize edecek ölçekte” politik güce sahip değillerdi. Çünkü, devletin kurucu gücü ve sahibi olduğu iddiasını taşıyan kurumsal unsurlar, (yargı, ordu ve bürokrasi ) kendi dışlarında bir gücün devletin yapısına ilişkin bir düzenleme yapmasını hazmedecek durumda değildi ve devletin yeni duruma uygun reorganizasyonunun bu güçlerce yapılması “normal” ve emperyalist sermaye güçleri açısından dizginleri elde tutmaya “uygun” bir yoldu. Diğer yandan sanayinin gelişmesinin yarattığı yeni toplumsal koşullar ve yeni çatışmaların düzeyi nedeniyle, bu parti ve grupların, bir yandan tekelci burjuvazinin istemlerini ön plana alırken, diğer yandan kapitalist gelişme sürecinde, büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını koruma düşünceleri, yeni dönem için hiç de uygun değildi. Demokrat partinin ve önderlerinin bu yapısı, “genel sınıf çıkarları” için harcanmalarını da “vicdanen” kolaylaştırdı. Asıl olarak, tekelci burjuva iktidarı için yeniden düzenleme bir zorunluluktu ve dolayısıyla bu düzenleme için gerekli görülen “darbe”, bazı burjuva parti önderlerini harcamamak uğruna vazgeçilebilecek bir tercih sorunu olamazdı.

 

1960 askeri darbesi siyasi ve ideolojik arenada güçlü bir sarsıntı yarattı. Sarsıntı genel toplumsal görünümün kavranmasını zorlaştırıcı derin altüst oluş ve aşınmaları beraberinde getirdi. Bazı ham hayalci küçük burjuva politikacının kafasında, 1960 hareketinin tekelcileşen burjuvaziye ve onun hükümetine karşı geliştirilen bir hareket olduğu düşüncesi oluştu. Ancak alınan siyasi tedbirlerin, hiç de anti-tekelci olmadığı, aksine sermayenin tekelci gelişmesinin yolunu açan düzenlemeler olduğu ve “emperyalist sermayenin ihracına” daha geniş boyutlu olanaklar hazırladığı, süreç içinde görüldü.

 

Diğer yandan bankaların ve komprador burjuvazinin; hükümetlerin, bürokrasinin ve kamu iktisadi kuruluşlarının ekonomiye müdahalesini istememesine(!) karşı, reformist ideologlar ve iktisatçılar, devlet işletmeciliğini ayakta tutmayı, ulusal ekonominin savunulmasının ve anti-emperyalist tavrın göstergesi olarak kabul ediyorlar. Bu reformist politikacı ve ideologlar 1960 hareketiyle, 1923’lerden beri süregelen “devlet işletmeciliğinin” korunduğunu ve dolayısıyla da, bu anlamda 27 Mayıs darbesinin anti-tekelci bir eylemin siyasi ifadesi olduğunu savunmakta ve bu ham hayali yaygınlaştırmaktadırlar. Lenin’in Devlet tekelciliği ile tekelci sermaye arasındaki ilişkiye ilişkin çok doğru tespitiyle açıklamak gerekirse; “banka kodamanları, ummadıkları bir yerde, devlet tekelinin işe el atmasından korkar görünüyorlar. Ancak şurası da belli ki, bu korku, aynı dairenin iki yönetici bölümü arasındaki rekabetin çerçevesini aşmamaktadır. Çünkü, bir yandan tasarruf sandıklarına istif edilmiş milyarlar kesinlikle yine o aynı kodamanların emrinde demektir, öte yandan kapitalist toplumdaki devlet tekeli, aslında; şu ya da bu sanayi alanındaki iflas sınırına gelmiş milyonerin gelirlerini artırmak ve güvence altına almak için kullanılan bir araçtan başka bir şey ifade etmemektedir”(7)

 

1960 hareketiyle emperyalist-kapitalist sermayeye bağımlı gelişen tekelci burjuvazinin, devlet işletmelerini kaldırmaması ve bugün de bazı alanlarda devlet işletmeciliğinin sürmesine karşı çıkmaması bu ilişki yüzündendir.

 

1960 hareketi anti-tekelci sınıf ve katmanların geliştirdikleri ve başarıya ulaştırdıkları bir askeri eylem olmayıp, aksine, komprador burjuvazinin tekelcileşme gereksinmelerinden doğan ve emperyalist sermayeye iktisadi serbestlik sağlayan siyasal koşulların oluşturulması doğrultusunda devleti yapılandırma hareketidir. Ancak diğer yandan, Cunta sonrası kapitalizmin gelişmesine olanak tanıyan parlamenter sisteme geçişe paralel olarak yapılan düzenlemelerin, işçilere kendi işgücünü özgürce satmasına olanak verdiği anlamda; çalışan yığınları –kâğıt üzerinde de olsa- kısıtlı “demokratik” kazanımlara ulaştırdığı da unutulmamalıdır. Bu anlamda 1960 hareketinin, kapitalizmin gelişim yolunu açmasının yanı sıra, çalışan yığınların da kapitalist Pazarda “emeklerini” özgürce pazarlama (siz işsiz kalma diye okuyun) olanağı kazandırdığı bir gerçektir. Bu durum, aynı zamanda, askeri darbenin sınıfsal analizi konusunda kafa karışıklığının nedeni oldu. Oysa açıktır ki; “bugünkü kapitalist üretim ilişkileri düzeni altında genel olarak, her siyasi özgürlük, burjuva özgürlüğüdür. Burjuvalar kapitalizm koşullarında, her yerde ve her zaman elde edilen özgürlüklerden kendi malları olarak yararlanmışlardır ve bu kazanımları burjuvazi için elverişli olan belirli ve ılımlı boyutlara indirgeyerek ve devrimci proleter hareketine karşı barış zamanında en ince, fırtına zamanında da en kaba baskıya birleştirmişlerdir.”(8 )

 

 

ASKERİ DARBE VE PARLAMENTER CUMHURİYET İLİŞKİSİ

 

 

1960’lara kadar, büyük ölçekte, “baskı ve zor” araçlarıyla, halkın kapitalist rejime rızası sağlanırken; 1960 darbesiyle yeniden yapılandırılan rejim; işçi sınıfının ve ezilen sömürülen halkın burjuva rejime bağlılıklarının “başka araçlar” da eklenerek (örneğin kitle örgütleri, sendikalar) sağlanmasının iktisadi siyasi zeminini kurdu. Bu nedenle, burjuva rejimin kısıtlı olarak, çalışan yığınlara sağladığı göreceli “özgürlükler” -kağıt üzerinde de olsa- gerçekleşti. Aslında bu durum, DP hükümetinin, halkı devletle barıştırma görev ve işlevinin yeni biçimde sürdürülmesidir. DP hükümetinin geleneksel argümanları kullanarak burjuva devletle halkı barıştırması ve bunu yaparken de halkın desteğini kazanması burjuva devletin kurucusu olan kurumları (Ordu, Bürokrasi ve CHP) ürküttü ve devletin yönetimini elinden kaçırma korkusunu açığa çıkaran bu yakınlaşma, DP hükümetinin derdest edilmesinin nedenlerinden biri olacak kadar önem kazandı. Ancak Burjuva devletin asli unsurları, halkın devlete yabancılaşmasını en aza indirmek gerekirliliğini de kabul ettiler ve bunun için farklı yöntem ve araçları devreye soktular. Bu kabul kolay olmadı. Ama siyasal zorunluluklar kendini dayatınca, yeni anayasa da, bu yeni duruma uygun biçimlendirildi.

 

“Ordu millet el ele” şiarı, 1960 askeri darbesinin kendini halka benimsetme ihtiyacının bir ifadesidir. Bu şiarın gerçeklikle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Çünkü darbeyi ordu yapmıştır ve yanında millet değil; (ki milleti oluşturan farklı sınıfların toplumsal çıkarı da ortak değildir.) burjuva devletin yargı aygıtı, yürütme aygıtının bir unsuru olan bürokrasi ve destekçi güç olarak ta devlet partisi CHP’nin şefleri vardır. Ordu, Yargı ve bürokrasi devletin kendisidir. Toplumsal gerçekliği yansıtmayan ama söylem aracı olarak kullanılan “ordu millet elele” sloganı; ordunun millet kavramının içerisinde yer almadığının ve ordunun milletten ayrı bir aygıt olduğunun da itirafıdır. Çünkü iki şeyin ittifakını ilan etmek bu iki şeyin birbirinden ayrı durduğunu da ifade etmektir.  Doğrudur; ordu devletin bir aygıtıdır ve milletin bir parçası olan ezilen sınıflar üzerinde zor uygulayan devletin silahlı gücüdür. Sıkça tekrar edilen, “ordu milletin bir parçasıdır” iddiasının da gerçekle bir ilgisi yoktur. Bu slogan, devletle halkın yakınlaşması istemine ilişkin “resmi” söylemin bir parçasıdır. 1960 Askeri darbesi, belirgin biçimde milletin çoğunluğuyla, devlet aygıtları arasındaki “yabancılaşmayı” tüm karşı propagandaya rağmen daha da artırdı. Her dönemde milletin çoğunluğu, kapitalist sisteme rızasını ve bağlılığını; 1960 darbesi ile mağdur durumuna getirilen burjuva sağ partinin devamı olan partiler aracılığıyla kullandı. Çoğunluğun devlet aygıtlarına yabancılaşmasının, kapitalist düzen karşıtı bir forma girmediğini belirtmek önemli ve gereklidir. Toplumun devlet aygıtlarına yabancılaşması; burjuva sistemin sağ ve sol tanımlı partilerinin siyasi arenada yer almasının argümanı oldu.

 

1960 askeri darbesi, tekelci burjuvazinin yolunu temizlediği gibi küçük burjuva reformcu ve küçük burjuva devrimci akımların boy atması için gerekli ideolojik ve siyasi ortamın da hazırlayıcısı oldu. 1960 darbesinden sonra, kurulan burjuva parlamenter cumhuriyet rejimi; küçük burjuvazinin siyasi ve ideolojik alanlarda at koşturmasının zemini sağlamlaştırıldı. Parlamenter sisteme geçiş dönemi küçük burjuva sosyalist hareketler için “gelişme olanakları” sağladı. Bu nedenle, 1960 askeri darbesine olduğundan farklı anlam yüklenmesi de, ideolojik olarak küçük burjuva reformist ve sosyalist hareketin siyasi ve ideolojik zeminini güçlendirdi. Burjuva parlamenter rejim, sermayenin tekelci gelişmesinin koşullarını güçlendirdiği oranda; tekelci sermaye karşıtı toplumsal güçlerinde siyasi ve ideolojik alanda boy göstermesinin de önünü açtı. Tekelci sermaye karşıtı küçük burjuvazinin siyasi alana bu dönemde hızla ve yoğun girmesinin nedeni budur. Tekelleşmenin küçük burjuvaziyi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirmesinin yarattığı öfkenin artması küçük burjuva sosyalizminin ( Kürt ve Türk reformist/devrimci tüm hareketlerin ) filiz vermesini sağladı ve 1970’lerde dünya ölçeğinde gelişen küçük burjuva sosyalist hareketinin ideolojik etkisi ile hareket ateşlendi.  Bu durumun, işçi sınıfı hareketinin devrimci rotaya girmesi önünde bir set oluşturduğu açıktır. Özellikle küçük burjuva aktivist / sosyalist hareketin 1961 anayasasının sağladığı kısıtlı “özgürlükler” temelinde serpilip gelişmesi işçi sınıfı hareketinin devrimci rolünün geri plana atılmasında önemli rol oynadı. Burjuva kurum ve partilerinin birbirleriyle çatışmasına ek olarak;  küçük burjuva sosyalist akımların (reformist ve radikal) filizlenmesi ve eylemi, emekçilerin sınıf bilincinin kirlenmesini daha da artırdı.

 

Burjuva devletin aygıtları arasındaki sürtüşme ya da burjuva siyasi partiler ve gruplar arasında sürdürülen siyasi çatışmanın yol açtığı önemli bir sonuçta; emekçilerin bilinç kirlenmesidir. Askeri cuntalar ile burjuva parlamenter kurumlar arasındaki sürtüşme emekçilerin sınıfsal bilinç körleşmesini artırır. Ya da en azından emekçiler, çatışan burjuva aygıtların birinin tarafında olmayı seçecek kadar sınıfsal bilinçten yoksun kalırlar. Emekçilerin, burjuva sınıfın şu ya da bu siyasal kurumunun gerçekleştirdiği tavrın arkasına düşerek sınıf çıkarlarını elde edilebileceğine ilişkin ideolojik algıya sahip olmaları, sınıf bilincinin kirlenmesinin işaretidir.

 

 

ASKERİ CUNTALAR NE DEVRİMCİDİR NE DE DEMOKRAT

 

Burjuva Parlamenter sisteme geçiş dönemi içerisinde ve sonrasında; 1960 darbesinin sonuçlarından, ideolojik ve siyasi olarak etkilenen küçük burjuva hareketlerin bir kısmının, orduyu, halk devriminin bir unsuru ilan etmesi ve hatta daha da ileri giderek, orduyu, “devrimin temel gücü ve güvencesi” ilan etmesi ya da bazı siyasi grupların orduyu, doğrudan karşısına almamak için özen göstermesi ve hareketin stratejik amacını, 1961 anayasasının “sınırlarını genişletmek” olarak belirlemesi gerçekleşti. Bu belirleme, doğrudan, bu grupların sınıfsal bakış açısına bağlıdır.

 

Kapitalist devletin temel organlarından biri olan ordunun, “devrimci” olarak görülmesi; sömürge toplumların küçük burjuva siyasetçilerine ve ideologlarına has bir görüştür. Devletin temel aygıtı olma sıfatına haiz orduyu “sağ” veya “sol” olarak adlandırmak abestir. Ordu, devletin olmazsa olmaz temel taşlarından birisidir ve herhangi bir burjuva partinin adlandırıldığı gibi, solcu ya da sağcı olarak tanımlanamaz. Burjuva devlet biçimleri açısından tartışıldığı taktirde; burjuva demokrasisinin “reddi” ve inkarı olarak, hayatiyet kazanan askeri cunta rejimleri hep “sağ” dırlar. Ordu devrimci değildir; olamaz da; ordu ve bürokrasi statükocudur.

 

Devrim, var olan egemen sınıf iktidarının, dolayısıyla egemen sınıf devletinin devrilmesini, parçalanmasını içerir. Genel olarak devrim egemen sınıflara ve onun iktidarına karşı ayaklanmayı ifade eder. Bu noktada önemle altı çizilmesi gereken husus; egemen sınıf iktidarına karşı girişilen yıkım eyleminin toplumsal ilerlemeyi amaçlamasıdır. Bu ayaklanmaya katılan sınıf ve gruplar, partiler devrimcidirler. Devrimin tamamlanması; egemen sınıfın toplumsal hegemonyasına (sınıf diktatörlüğüne) son vermekle gerçekleşir. Egemen sınıf iktidarının nasıl yürütüleceğine ilişkin farklılıklara sahip bir burjuva grubun ya da iktidar aygıtının diğer burjuva grupları saf dışı etmesini ve rejimin kendini yenileme hareketini devrim diye adlandırmak sınıfsal yanılsamadır. Burjuva sınıf düzeninde ordu, aygıtı olduğu devleti yıkmak için değil, onu korumak ve onarmak için eylem yapar. Darbeler asıl olarak devletin başına bela olacak sınıf hareketlerinin önünü kesmek, onları sindirmek ve egemen sınıf iktidarının önünü açmak için yapılan eylemlerdir. Bu anlamıyla darbeler, devrim karşıtı hareketleridir.  Ordunun burjuva parlamenter rejime, kendini hep düzenin belirleyicisi sayarak, müdahaleci olması da; ne adına olursa olsun, moda deyişle “sağ” dır. Kapitalist sistem içerisinde askeri cuntalar kelimenin tam anlamıyla anti-demokrattırlar; demokrasi karşıtıdırlar. Bu rejimler toplumun “ileri” doğru gelişmesini sekteye uğratırlar.  1960 askeri darbesi, basit ifadeyle, devletin silahlı aygıtının, yönetim nöbetini devralmasıdır. Darbenin generalleri dışlayarak “albaylar” tarafından yapılması darbenin niteliğini belirmez. Biçimsel farklılıklar darbelerin özünü değiştirmez.

 

1960 darbesini gerçekleştiren albayların tutulacak yol konusunda dil birliğinin bulunmaması, emperyalist devletlerin ve NATO’nun askeri cuntanın şeflerinin önüne koyduğu rota; askeri cuntanın nöbeti en kısa zamanda burjuva parlamenter sistemin oyuncularına devretmesini koşullandırdı. Uzun süreli askeri rejimin yapılandırılması koşullarının olmaması, bu doğrultuda girişilen her eylemin “başarısız” kalmasının zemini oldu. 27 Mayıs askeri darbesinin artçılı sayılan ve parlamenter cumhuriyet rejimine geçişe karşı çıkan  darbe girişimlerinin (Talat Aydemir önderliğinde gerçekleştirilen eylemlerin) birer “umutsuz eylem” olması bu nedenledir.  Nesnel durumu kavramayan ve ordunun sınıfsal niteliğini doğru tahlili edemeyen birkaç subay “sonu başından belli” darbeciliğin bedelini canlarıyla ödedi. Devlet, oyunda mızıkçılık yapan çocuklarını affetmedi. 1960 darbesinin artçılı olan darbe girişimlerini “devrimci atılım” olarak ve bu eylemleri gerçekleştiren subayları da “devrimci” olarak adlandırmak ise, onları öyle görmek için sınıfsal ve özel nedenleri olan küçük burjuva siyasilerin algıları üstüne oturmaktadır.

 

 

ORDU VE BÜROKRASİ SİYASİ GERİCİLİĞİN PAYANDASIDIR.

 

 

Önemle vurgulanması gereken nokta; emperyalizm çağında burjuvazinin devrimci vasfını yitirdiği ve işçi sınıfının devrimci gücünü ensesinde hissetmesi nedeniyle siyasi gericileşme eğiliminde” olduğudur. Dolayısıyla tüm kapitalist ülkelerde tekelci burjuvazinin “demokrasi” istemi kendi sınıf tavrına ilişkin bir istem olmaktan çıktı. Tekelci burjuvazinin demokrasi pratiği de, doğrudan işçi sınıfının dayatma gücüne ilişkin bir olgudur. İşçi sınıfının ve ezilen halkın devrimci eylemi; burjuvazinin demokrasi isteminin ve pratiğinin vasfını belirleyen temel unsurdur. Kapitalizmin egemen üretim tarzı olduğu bir ülkede, burjuva demokrasisinin var olmasını ve yaşamasını herhangi bir burjuva partinin ya da aygıtın kendi rızasıyla gerçekleştirebileceğini ummanın sonu hüsrandır. Burjuva devletin biçimini belirleyen faktör; ezilen sınıfla ezen sınıf arasındaki çatışmanın seyri ve çatışmanın o an ki durumuna doğrudan bağlı güçler dengesidir. Devrimci sınıfın eylemi olmaksızın, bir grubun gerçekleştireceği eylemle tekelci burjuva sisteminin parçalanacağını ya da niteliğinin değiştirilebileceğini ancak ve ancak küçük burjuva siyasileri ve ideologları öngörebilir ve Küçük burjuvazinin tek başına giriştiği her eyleminde hüsrana uğraması ve eylemin tekelci burjuvazi tarafından; kapitalist sistemi güçlendirme olanağına dönüştürülmesi kaçınılmaz gerçekleşir.  Kuşkusuz bu eylemlerin yarattığı havanın; işçi sınıfının devrimci yürüyüşünü olumsuz etkilediği de bir gerçektir.

 

Halkın desteğini arkasına alamayan burjuva sol partilerin; burjuva sağ partilerin hükümet olmaları durumunda; ordunun sopasının gölgesi altında “özgürlük” ve “demokrasi” havarisi kesilmeleri; kafalarının arkasında yer alan “devletin sahibi biziz” yargısının dışa vurumudur ve bu bayların orduyu halkın ordusu gibi gösterme çabaları büyük bir aldatmacanın parçasıdır. Devlet sınıfsal anlamda tanımlanabilir. Bu açıdan burjuva devletin karşıtı;  işçi devletidir. İşçi devletinde; işçi sınıfının hegemonyası asıldır. İşçi devriminde; emekçi sınıfın tekil üyesi olarak askerlerin devrime katılması durumunun, işçi-ordu bütünleşmesi olarak algılanması burjuva ideolojisinin bıraktığı mirası sahiplenmektir. Bu yanılsama; işçi devletinde de ordunun işçi sınıfı örgütlerine rağmen özel önem kazanmasına fikirsel zemin hazırlar. Sosyalizm bir devlettir;  sönmeye odaklanmış demokratik devlettir ve dolayısıyla devletin bir aygıtı olarak ordu da tıpkı bürokrasi gibi sönecek şekilde organize olmalıdır. Devletin ve devletin iki büyük uru olan ordu ve bürokrasinin basit işleri gerçekleştiren aygıtlar olmaları sağlanacağına, ( Evet tersini algılamanın yoğun olduğu noktada belirtmek gerekirse; askeri işler basit işlerdir ve sınıflı toplumlarda, başka uluslara karşı kışkırtıcılık sayesinde var olma gerekçesini bulan ve fonksiyonel durumu abartılan ordunun işlevi basittir. Ve kuşkusuz sosyalist toplumda diğer tüm devlet kurumları gibi ordunun da işlevi daha da basit niteliğe kavuşacaktır.) tam tersine bu aygıtların devasa hal almasının yolunu açıcı girişimlerde bulunmak ve bu girişimin siyasi/ideolojik diline sahip olmak; sosyalizmden vazgeçmenin koşulunu yaratmaktır. Gerçekleşen işçi devletlerinde; ordu ve bürokrasinin, sosyalizm karşıtı siyasi gericiliğin odağına dönüşmeleri tesadüfi değildir ve bu olgu doğru algılanmalıdır.

 

Bu durumu belirtmekle, iddia edildiğinin aksine; ordunun ve bürokrasinin, “toplumsal ilerletici güç niteliğine”  haiz olmadığını ve ordunun devrimci bir rol üstlenemeyeceğini, ordunun tarihsel rolü ve işlevinin abartıldığını ve dolayısıyla ordunun sınıf savaşlarından “bağımsız” eylemler yapabileceğine ilişkin iddialarla ideolojik kafa karışıklığının özellikle yaygınlaştırıldığını söylüyorum. Bu durumu belirlemek; aynı zamanda, ordunun sınıfsal niteliği, formasyonu ve tarihsel rolü konusunda emekçi sınıfların içselleştirdiği yanılsamalı bilinç durumuna ilişkin bir uyarıdır.

 

İşin bu önemli yanını görmemek; burjuvazinin iktisadi ve siyasi güç kazanması anlamına gelen her eylemin, işçi sınıfının devrimci mücadelesini perdelemesine çanak tutmak demektir. Ezilen sömürülen halkın kurtuluşu projesini, burjuva devletin “çağdaş” forma ulaşması uğruna ertelemek –devrimden vazgeçmek- burjuva rejimin sunduğu “avanta payının” önünde diz çökmektir. Çünkü toplumsal değişimlerin, reformlar yoluyla olması hep burjuvazinin lehine olmuştur. “Buna karşılık, burjuva demokrasisinin gerektiği biçim değiştirmelerinin reformlarla değil, devrimci metotlarla elde edilmesi, işçi sınıfının çıkarları gereğidir; çünkü reformist metot, ulusal organizmanın çürüyen parçalarının duraksamalı ve uzun vadeli ve son derece ıstıraplı ölüm metodudur. Bu kangrenden ilk acıyı çekecek olanlar işçiler ve köylülerdir.”(9) Türkiye’de de kapitalizmin neden olduğu kangrenin acısını her dönemde çeken işçiler ve köylüler oldu; ama bir farkla: ekonomik ve siyasi olarak güçlü bir burjuva sınıfın egemen olduğu ülkelerin işçilerinin ve köylülerinin çektiği acıdan daha fazlasını yüklendiler ve toplumun yazgısı sayılan ve belli aralıklarla gerçekleşen darbeler kangrenin üzerine tuz ekti.

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

1 Lenin, -Emperyalizm- Sol Yay.

2 Lenin, -Emperyalizm-, S. 73, Sol Yay.

3 Akt. Yahya Kemal Tezel, -Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950)-, S. 131, Yurt Yay.

4 Lenin, -Emperyalizm-, S. 73, sol Yay.

5 Lenin, -Emperyalizm-, S. 75, sol Yay.

6 Lenin, -Emperyalizm-, S. 75, sol Yay.

7 Lenin, -Emperyalizm-, S. 45, sol Yay.

8 Lenin, -İki Taktik-, S. 129, Sol Yay.

9 Lenin, -İki Taktik-, S. 129, Sol Yay.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!Arkadasina Gönder!

0 yorum yazilmistir

« Önceki :: Sonraki »