BURJUVA SOL PARTİLER MİLLİYETÇİDİR

19/11/2009 · Kategori: Politika

 
 
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in, Dersim katliamının zorunlu gerçekleştirildiğini ve devletin bekası için bu tür katliamların yapılacağını ima eden açıklaması, demokrasi yanlısı çevrelerde büyük tepki aldı. Bu tepkilerin doğruluğunu kabul etmenin yanısıra; meselenin diğer yönünü açıklamak son derece önemlidir. Sorunun tam anlaşılması için, eksik veri bırakmamak gerekiyor. Öncelikle bu açıklamanın, yalnızca Onur Öymen’in kişisel düşüncesini yansıtmadığı görülmelidir. Bu söylem, CHP yönetici kadrosunun genel fikrinin yansımasıdır. Zaman zaman, bu tür açıklamalar, burjuva sol parti yöneticileri tarafından yapılmakla birlikte, açıklamanın “kişiye özel” olduğu ve partiyi bağlamadığı söylenerek sorunun gerçek yüzünün üzeri örtüldü. Burjuva sol partilerin yapısal vasfının halktan gizlenmesi için özel gayret gösterildi. Aslına bakarsanız, Bu tür açıklamaları yapan siyasi kadrolar, fikirlerinde “samimidirler”. Çünkü bu açıklamalar, CHP’nin ve benzeri partilerin yapısal vasfına bağlı temel fikrin dışa vurumudur.

Unutmamak gerekir ki; CHP’nin temel ilkelerinden ikisi “devletçilik” ve “milliyetçiliktir”. Bir partinin ilkesi, o partinin eylemine yol gösterir. Dolayısıyla “Devletin bekası için gerekli görüldüğü zaman, her türlü eylem zorunlu ve mubahtır. Türk ulusunun egemenliğini tehlikeye sokacak her türlü toplumsal girişimin bastırılması normal ve meşrudur.” ilkesine bağlı partinin söyleminin bu ilkenin teyidi olması şaşırtıcı değildir. CHP’nin bu çizgiden vazgeçmesi için partinin ilkeleri olan “devletçilik” ve “milliyetçilik” maddelerini silmek gerekir. Peki, CHP bu silme işlemini gerçekleştirirse; TC’nin kurucu partisi olduğu iddiasını sürdürebilir mi? Kurucu ve cumhuriyetin sahibi parti kimliğinden vazgeçmek, doğrudan CHP’nin kendini inkar etmesi demektir ki; CHP, bu sınıfsal intihar eylemini gerçekleştiremez. O halde sorun; CHP’nin siyasi kimliğinin anlaşılması konusunda yaşanan bilinç bulanıklığının giderilmesidir.
 
CHP, SHP ve DSP, vb. partiler; "emekçilerin siyasi ve iktisadi haklarının, emeğin kurtuluşu referanslı savaşımla kazanılmasından yana olmadıkları, kapitalizmle ciddi ve gerçek anlamda hesaplaşmaya girmedikleri; devletçi ve milliyetçi oldukları; Kürt sorunu ve azınlıkların hakları konusunda tutarsız ve ikiyüzlü tavır aldıkları için; "sol" parti olarak adlandırılamazlar" saptaması yapılıyor. Bu yaygın kanıdır. "Radikal" gibi görünse de, aslında, bu yaklaşımın reformculuğa çanak tutan bir yanı var. Sorunun ve yanıtın kurgusu; CHP, SHP ve DSP’nin burjuva düzen partisi oldukları ve bu partilerin, hiçbir zaman, "emekten yana", "kapitalizme karşı" olamayacakları gerçeğinin üstünü örtmektedir. Birbirlerinden biçimsel farklılıkları olsa da; CHP, SHP ve DSP, kapitalist sistemin savunucusu, düzen içi, devletçi, milliyetçi burjuva sol partilerdir.
 
"Sol" kavramı, politika zemininde tek başına bir şey ifade etmez. Politik alanda "sol" kavramı, ilk olarak, Büyük Fransız devrimi ile ortaya çıktı. İhtilal sonrası kurulan parlamentoda özgürlüklerin destekçisi burjuvalar genellikle başkan koltuğunun solunda; değişimlere karşı çıkmakta olan soylular ise sağda oturmaktaydılar. Bugün Fransız parlamentosunda bu gelenek hala devam etmektedir. Dolayısıyla kavramın ilk kullanımı bir oturum şekline bağlıdır. Bu kavram, meclisteki burjuva, küçük burjuva üyelerin “özgürlük” yanlısı oluşunu tanımlar. Kuşkusuz “özgürlükçü olmak”, geniş kapsamlı bir tanımlamadır ve bu kavram, birey ve partinin siyasal ve ideolojik anlamda öznel kimliğini tanımlamaktan ve açıklamaktan uzaktır. "Sol" kavramı, modern sınıflı toplumda siyasi tarafların sınıfsal vasfını tanımlamakta eksik kalır. Bu kavram ancak bir nitelendirici sıfat ile kullanılırsa toplumsal açıdan bir anlam kazanır. Yani politik zeminde bir kesimi adlandırmak için sol kavramının "burjuva, küçük burjuva, ulusal, devletçi, liberal, sosyalist, devrimci, komünist," kavramlarından birisiyle birlikte kullanılması gereklidir. Bu sıfatların kullanılması “özgürlükçü” birey ve partinin sınıfsal kimliği konusunda net bilgi verir. Bu noktada hangi sınıf için özgürlük sorusuna yanıt için; kavramın sınıfsal vasfını belirleyen sıfatla birlikte kullanılması önem kazanır. "Sol" kavramının bu kullanım şekli birey ve partilerin öznel kimliğinin anlaşılması noktasında kafa karışıklığını önler.
 
Burjuva sol partiler; burjuva devrimleri döneminde ortaya çıktılar. Bu partiler, feodalizme karşı ayaklanan işçileri ve köylüleri burjuva idealler (eşitlik, özgürlük ve özel mülkiyet şiarı ) etrafında organize etmeyi ve devrimin gövdesi yapmayı başardılar. Burjuva devrimler süreci, aynı zamanda kapitalist gelişmenin kaçınılmaz sonucu olarak toplumsal yaşama giren “ulusalcılığın” da kavram durumundan çıkıp ete kemiğe büründüğü dönemdir. Ulusal devletler; burjuva pazarın sınırlarını belirleme eylemine paralel, burjuva devrimlerin sonucu kuruldu. Ulusal kapitalist pazar ilişkileri toplumsal yaşamın (İktisadi, siyasi, ideolojik) tüm hücrelerine sızdı ve gücünün yettiği her alanı kendi rengiyle bezedi. Ulusal devlet, kapitalist pazarın varlığının koruyucusu ve sürekliliğinin güvencesi olarak şekillendi. Bu anlamda burjuvazi için özgürlük; milliyetçilik (ulusalcılık) ve devletçilik ilkeleriyle tümlenen siyasi argüman oldu. Burjuva sistemin iktisadi gereksiniminin siyasi tezahürü olan milliyetçilik ve devletçilik, toplumsal bir görev ve kimlik olarak toplum tarafından benimsendi. Burjuva özgürlükçü partiler, siyasi alana ilk çıkış gerekçeleri itibarıyla milliyetçi oldular.
 
İktisadi ve siyasi iktidarın tam anlamıyla kurulması sonrasın da, "eşitlik ve özgürlük" ilkelerinin işçi sınıfı tarafından bayraklaştırılması karşısında geri adım atarak devrime ihanet eden burjuvazi; "Özgürlük ve eşitlik" şiarını burjuva sınıfının üyeleri arasında pratik ifadesini bulan ve burjuva sınıf üyeleri için gerçekleşebilir argümanlar olarak kalmasını sağladı. Özgürlükçülük ilkesi, milliyetçilik ve devletçiliğin belirlediği sınırlar içerisinde kullanılabilir eylemliliğe indirgendi. Özgürlük, eşitlik kavramları; “özel mülkiyet” ekseninde tanımlanabilir kavramlara dönüştü. İktidarı ele geçirdiği günden itibaren burjuvazi, devrim düşüncesini emekçilerin toplumsal belleğinden silmek için özel yöntemlere başvurdu. Devrim savunusu burjuva sistem içerisinde ve burjuvaziyi iktidara taşıyan bir eylemin tanımlanması olarak hatırlandı; Devrim fikrini “sömürülen, ezilen“ sınıfların sahiplenmesini ve güncelleştirmesini önlemek için karşı yöntemler geliştirildi. Bu yöntemi, halktan yana görünerek (emekçilerin durumunun iyileştirilmesi politikasıyla) sahiplenen partiler burjuva sol partiler oldu. Burjuva sol partiler, özgürlük eşitlik ilkesini burjuva gömleği giydirilmiş haliyle kabullendiler ve devrimciliği rafa kaldırarak unutulmaya bıraktılar. Ama bu partiler, milliyetçiliği, ulusal bir devlet kurmanın nişanesi olduğu anlamda, “siyasal farklılıklarının” göstergesi olarak daha da benimsediler ve burjuvazinin sınıfsal, tarihsel yüklenimi olan milliyetçilik rozetini hep göğüslerinde taşıdılar. Ulusalcılık (milliyetçilik), burjuvazinin diğer ulusal devletlerle pazar paylaşım savaşı esnasında, burjuva sol partilerin gür bir biçimde seslendirdiği argüman oldu.
 
Burjuva sol, varlığını; kapitalist sistemde, sınıf çatışması içerisinde yer alan ve sermaye sahibi olmayan dolayısıyla ideolojik ve siyasi iktidar sahibi olmayan emekçilerin hak arama savaşımına borçludur. Hak arama savaşımının; düzen dışına çıkarak iktidar olma savaşına dönüşme olasılığına karşı bu savaşımı "düzen içinde bir arayış" a indirgemek ihtiyacından doğan siyasa, bu siyasanın genel doğrultusunu dillendiren siyasi partilerin oluşumunu sağlar. Genel olarak kapitalist sistem içerisinde işçi sınıfının ve emekçilerin devrim inisiyatiflerini köreltmekle yükümlü ve bu nedenle devrimci enerjiyi elimine ederek bu toplumsal enerjiyi "kapitalizmin iyileştirilmesi" ve ”burjuvazinin özgürlük alanının genişletilmesi” için kullanma politikalarını programına alan anlayışlar "burjuva sol"durlar.
 
Burjuva solculuğu; sosyalist hareketin bir versiyonu değildir ve tarihin hiçbir döneminde olmamıştır da. Burjuva sol hareketi, ideolojik, siyasi köken olarak sosyalist harekete bağlayan görüş ve düşünceler yanıltıcıdır. Kuşkusuz burjuva sol hareket; işçi sınıfının toplumsal duruşundan, çatışan sınıfların arasındaki denge durumundan ve elbette sosyalist hareketin varlığından etkilendi. Burjuva sol partilerin programlarında bu olguların etkisini görmek mümkündür. Ancak bu etkilenme; hareketin burjuva sınıf köklerini değiştirmez; genel sınıf vasfını taşıyan gövdeye giydirilen elbisenin biçimini etkiler. Sınıfsal çatışmanın boyutları, burjuva iktidarın tüm ideolojik siyasi ve ekonomik aygıtlarının biçimini belirler, temel gerçeği üzerinden hareketle, burjuva sol ve sağ partilerin sınıfsal çatışmanın o anki durumuna uygun biçimlendikleri ve kapitalist iktidarın sürdürülebilir olması için, siyasal alanda konumlanmayı amaçladıkları gerçeği görülmelidir. Bu gerçek görülmediği taktirde, siyasi fenomenlerin adlandırılması noktasında kafa karışıklığı kaçınılmaz yaşanacaktır.
 
Burjuva sol ve sağ partilerin olmazsa olmaz ilkesi milliyetçiliktir. Burjuva ulusal devletin kurucusu ve öncüsü olan burjuva sol partilerin, milliyetçi olmaları kaçınılmazdır. Denilebilir ki; milliyetçilik ile olan bağı, emekten yana sosyalist partiler ile burjuva sol partilerin (Burjuva sosyal demokrat partiler de dahil) arasındaki farklılığa rengini veren belirleyici temel unsurdur. Sosyalist bir parti milliyetçilikle bağını güçlendirdikçe ve milliyetçiliği (ulusalcılığı) temel siyasi argümanı olarak benimsedikçe burjuva sol zemine kayar. Özellikle sömürge halkların kurtuluşuna ilişkin tavır alma noktasında, sosyalist partilerin ulusalcı vasıfları nedeniyle şovenizme kayması gerçekleşir. Bu siyasi gerçeklik görülmediği takdirde, devrimci sosyalist partilerin, burjuva sol partilerle farklılığını ortaya koyması zorlaşır. Sömürge ülkelerde ayağa kalkan “ulusal kurtuluşçu” halk hareketine karşı, Avrupa’da yeralan sosyalist partilerin çoğunluğu, burjuva “devlet” politikalarının yanında yer aldılar ve bu partiler, sosyalist hareketle aralarındaki “son bağı” da keserek, sosyal demokrat partilere dönüştüler. Bugün, Türkiye’deki burjuva sol partilerin, sosyal demokrat parti vasfına sahip olmadığından bahisle; bu partilerin sosyal demokrat kimlik kazanmaları halinde, milliyetçi niteliğinden kurtulacağını ve hatta emekçilerden yana tavır alacağını sanan siyasiler, ideologlar, niyetle gerçeği birbirine karıştırmaktadırlar. Bu siyasiler, ideologlar, Avrupa’nın tüm ülkelerinde, kapitalist sömürü ilişkilerinin idamesiyle yükümlü toplumsal yapıyla ve değerlerle sınırları çizilen siyasi arenada yer alan sosyal demokrat partilerin, burjuva ve milliyetçi olduklarını görmek istemiyorlar. Bu baylar toplumsal gerçeklikten uzak bu sanal savlara halkın da inanması için yoğun propaganda yapıyorlar. Oysa, milliyetçilik, işçilerin, emekçilerin ve halkların enternasyonal kardeşlik ve barış istencini aşındırır. İşçilerin ve emekçilerin emperyalizme karşı topyekun savaş gücünü zayıflatır. Emperyalizme karşı ulusalcı duruş, toplumsal pratikte “emeğin kurtuluşu perspektifinden kopuksa” emekçilerin yararına olmayan, aksine emekçileri kapitalist pazara daha bağımlı kılan ve "teselli verici" argüman olur. Emperyalizm çağında burjuva milliyetçiliği kof ve aldatıcıdır. Burjuva milliyetçilik, anti-kapitalist bir nitelik kazanamayacağı anlamda ve dolayısıyla uzlaşmacı vasfı nedeniyle emperyalizmin değirmenine su taşır. Bu değirmene su taşıma işini en iyi şekilde gerçekleştirenlerin başında burjuva sol partiler yer almaktadır. Burjuva sol partilerin emperyalizm karşıtı "ulusalcı" söylemleri tutarsızdır; çünkü pratikte, emperyalist mali sermaye ve uluslararası siyasi kurumlarla ilişkilerde, iktisadi bağımlılık baskın gelir ve siyasi ideolojik ilişkilerin vasfını belirleyici rol oynar. Bu nedenle burjuva sol partilerin milliyetçi silahının yönü, pratik olarak emperyalizme değil, ezilen halkların özgürlük hareketlerine doğru çevrilir.
 
Sınıfsal olgularla doğrudan ilişkili biçimlenen burjuva partilerin, yapısal vasfı doğru kavrandığı taktirde; herhangi bir burjuva sol partinin önder kadrolarının, "milliyetçi" söylemine şaşırmamak gerekir. Söz konusu milliyetçi ve burjuva söylemin; burjuva sol partilerin varoluşunun toplumsal zemininde yeşeren siyasi ilkelerine sadakatinin göstergesi olduğu açıktır. Bir siyasi partinin ve toplumsal grubun kendi vasfıyla doğrudan ilişkili söylemi bizi şaşırtmamalıdır. Şaşırtıcı olan bir partiye ve insana, onda olmayan vasıflar atfetmek ve bu atfedilen sıfata ilişkin söyleme sahip olmasını beklemektir. Halkları baskı altına alma ve ezme politikalarının hangi düzeye gelmesi; Burjuva sol partilerde yer alan emekçilerin ve sözde “sosyalistlerin”, Bu partilerin emekçilerin partisi olabileceği iddialarının ve umutlarının kırılması için yeterli olacaktır. Burjuva sol partilerin milliyetçi vasıfta olduğunu anlamamak; bu partilerin, emekçilerin kurtuluşu hareketi içerisinde yer alabileceği iddiasının, halkı aldatmak için kullanılmasına katkıdır.


BABÜR PINAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

KÜRT SORUNU VE SORUNA İLİŞKİN KAVRAMLARI DOĞRU ALGILAMAK

20/10/2009 · Kategori: Politika

SİYASİ İKTİDARIN AÇMAZI


Kürt sorunu, bugüne kadar sosyalist cephe içerisinde, sosyalist siyasanın üslubuyla tartışıldı. Bu konuya yaklaşım tarzındaki farklılıklar, sosyalist cephede kesin ve sert ayrılıklara neden oldu. Bugüne kadar sosyalist hareket içerisinde tartışılan Kürt sorunu; bugün burjuva devlet kurumları ve siyasi partiler içerisinde de tartışılıyor. Bugüne kadar, Kürtlerin ulusal kimliklerini inkâr, dilini ve kültürünü tahrip ve Kürt ulusal kurtuluş hareketini yok etmek noktasında birleşen burjuva siyasilerinin, ideologlarının, işadamlarının, askerlerin ve polislerin; Kürt sorununu tartışıyor olması önemli bir durumdur. Tartışmanın başlaması; doğrudan, Kürt ulusal kurtuluş hareketini yok etme hevesinin, burjuva iktidar güçlerinin kursağında kalmış olmasına bağlıdır. Eğer TC devleti, Kürt ulusal kalkışmasını yok edebilseydi; burjuva siyasilerin ve ideologların bu sorunun çözümünü gündeme almak ihtiyacı da olmayacaktı. Bugün, Türkiye burjuvazisinin iktisadi gelişme ve TC devletinin, bölgede alacağı siyasi, askeri rol için “barış” ortamı zorunludur. Bu gereklilik, burjuva işadamlarının, siyasetçilerin ve ideologların önemli kesimini farklı bir çözüm doğrultusunda harekete geçmeye itekledi. Ancak, Kürt ulusal hareketinin, tüm askeri siyasi yok etme girişimlerini boşa çıkarması nedeniyle; sorunun gündeme geldiğini burjuvazinin tüm unsurları ağız birliği ederek inkar ediyor. Bölgede huzur isteyen (!) emperyalist sermayenin ve Güney Kürdistan pazarına göz koyan ve iktisadi hayata el atan Türk burjuvazisinin ihtiyaçlarını karşılamak için, siyasi iktidar ve askeri güç, bu “bölgesel sorunu” iç mesele derecesine indirgeyerek çözmek kararına vardılar. Kürt sorununun bugün, burjuva cephesinde de tartışılır olmasının asıl nedeni; Kürt ulusal kalkışmasının kısa sürede bastırılamayacağının anlaşılması ve iktisadi, siyasi durumun, savaşın yıllarca sürdürülmesine elverişli olmamasıdır.
Burjuva siyasetçilerin, ideologların, din adamlarının, generallerin, Kürt sorununun çözümü konusunda görüş ayrılıkları; burjuva sistem içerisinde kalma kabulü üzerinden hareketle oluşan farklılıklardır. Burjuvazinin bir kesimi, Kürtlerin sisteme bağlanması için, yıllardır uygulanan baskı ve zulüm ile sindirme politikasını sürdürmenin gerekirliliğini savunuyor. Bu savunu sahipleri için, Kürdistan’ın sömürge statüsünü sürdürmek amacıyla savaş bir zorunluluktur. Neye mal olursa olsun savaş sürdürülmelidir; çünkü barış, yenilgiyi kabul etmek demektir. Diğer bir burjuva kesim ise, silahlı zor yönteminin yetersiz kaldığını ve bu nedenle, Kürtlerin rejime bağlılığının yenilenmesi ve sömürgeciliğin sürdürülebilmesi için barışın (!) ve dolayısıyla ağırlıklı olarak, “demokratik zor aygıtlarının” kullanılmasının tek çözüm olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşımın açılımı şudur. Sömürgeciliğin sürdürülmesinde silahlı zorun yetmediği ve küresel ölçekte tepki çektiği yerde iktisadi zor gündeme getirilmelidir. Kürdistan’ın sömürge statüsünün sürmesi iktisadi bağımlılık ekseninde olmalıdır ve tüm siyasi zor kurumları bu eksende şekillenmelidir. Türk burjuvazisinin barışçıl çözüm için ısrarı, iktisadi bağımlılığı sürdürebilme yeterliliğine ulaştıklarını varsaymaları nedeniyledir. Kürt ulusal hareketini silahlı yöntemlerle yok etmek gerektiği savının pratik ve fikri olarak iflas ettiğini somut durum gösterdi. Savaş naraları atmayı sürdürmelerine rağmen, bu gerçeği generallerin de kabul ettiği açıktır. Zevahiri kurtarmak için üst perdeden savaşın sürdürülmesini isteyen generaller, Kürt ulusal hareketiyle baş edemediklerini ve bu nedenle barışçıl çözüme yakın durduklarını, bazı tavırlarıyla göstermektedirler. Bu durumu açıkça ifade etmeyen generaller, üstü örtülü biçimde, sorunun siyasi, kültürel çözümünün hükümete ait olduğunu ifade ederek, barışçıl çözüme evet dediklerinin işaretini vermektedirler. Ki bu tavırları nedeniyle, generallere, savaş yanlısı burjuva unsurların hoşnutsuz davrandıkları görülmektedir.

Tartışmayı başlatanların amacı; Kürt sorununu devletin biçimine ilişkin bir“iç sorun” derecesine indirgeyerek, Kürt ulusal kurtuluş hareketini masa başında teslim almak ve sözde ”iyileştirilmiş” sömürgecilik statüsünün sürdürülmesini sağlamaktır. Tartışma bu amaçla başlatılmış olsa da, bu sürecin, burjuva cephesinde büyük çatlaklara yol açacağı açıktır. Çünkü Kürt sorunu; bölgedeki tüm ülkeleri ve emperyalist devletleri yakından ilgilendiren tarihsel önemde bir sorundur. Bu denli önemli bir sorunun; bugüne kadar bu sorunu inkar eden unsurları hazırlıksız bir anda teslim alması ve içerisine çekmesi nedeniyle, sömürgecilerin içerisinde oturdukları sırça köşklerde deprem yaratması ve siyasi alanda tahribata neden olması kaçınılmazdır. Önemli sorunlar; sarsıcı ayrılıkların ve büyük çatışmaların olduğu kadar; önemli birlikteliklerin de yolunu açar. Kürt halkının devrimci çıkarlarının savunucusu olan cephede, gerçek anlamda yer almak için; bu tartışmanın taraflarının sınıfsal tavrını ve vasfını doğru algılamak ve tanımlamak gereklidir.


DİN KARDEŞLİĞİ KÜRT ULUSALCILIĞININ REDDİ ÜZERİNE OTURUR


AKP hükümetinin Kürt sorununu ele alması; AKP’nin burjuva düzen partisi olma vasfını zerrece değiştirmez. AKP, cumhuriyet rejiminin sürdürücüsü bir burjuva parti olması itibarıyla, 25 yıldır yürütülen ve her türlü yok etme silahının ve propaganda aracının kullanıldığı savaşı; Kürt ulusal uyanışını durduramaması ve hatta daha da karmaşık bir hal almasına neden olması gerçeğinden hareketle sona erdirmek istiyor. Siyasi iktidar, rejimin tüm kurumlarıyla birlikte, Kürt ulusal kurtuluş hareketi karşısında yitirdiği itibarını kurtarmak ve bir burjuva açılımla Kürt yurdunun, Türkiye sınırları içerisinde kalmasını sağlamak için, Kürt ulusal kurtuluş hareketini politik manevralarla bertaraf etmek yolunu benimsedi. AKP hükümeti, Kürtleri sömürge ulus ilişkisi içerisinde tutmak için dini argümanları siyasetinin merkezine koydu. İki ulus arasında İslam dininin ortak payda olmasına vurgu yaparak, iflas eden “hepimiz Türk milletinin unsurlarıyız” siyaseti ve ideolojik argümanı yerine, “hepimiz İslam dininin üyeleriyiz” argümanı, sömürgeciliğin sürmesi için kullanılıyor. Din, ulusun oluşumunu sağlayan bir faktör olmadığı gibi; uluslaşmanın önünde önemli bir engel olageldi. Farklı ulusların aynı dine bağlılığı, çoğu kez egemen ulusun, ezilen ulusu inkarının zeminini güçlendirdi. Bugün de, dinin bu niteliği kullanılarak, ezilen ulusun kurtuluşuna karşı olan işlevi sürdürülmek isteniyor. Din kardeşliği ekseninde, sömürgeciliğin alt yapısı daha da sağlamlaştırılıyor.

Din, sömürgeciliği ve ezilen ulusla ezen ulus arasındaki eşitsiz ilişki durumunu sözde reddeder. Ancak, din kardeşliği fikri; burjuvazinin emekçileri sömürmesinin yapısal dayanağı olan mülkiyet ilişkilerini reddetmediği gibi; ezilen ulusla, ezen ulus arasındaki ilişkinin toplumsal koşullarının ortadan kaldırılması için,“mülkiyet ilişkilerinin parçalaması gerekir” fikrini konu etmez. Bir dine bağlı toplum (ümmet) organizasyonu; ulus (millet) halinde varoluşu ikincil plana iter. Din, uluslaşmayı ve ulusal kurtuluşu; din kardeşliğine karşı bir ideal olarak tanımlar. Bu nedenle din kardeşliği; ezilen ulusun kurtuluşunu engelleyici bir işlev üstlenir. Din kardeşliği ulusal duruşu dışlar. AKP hükümetinin “kardeşlik” politikasının özü, ulusal ayağa kalkışı reddeden din kardeşliği fikrini içerir. Kuşkusuz, din kardeşliği temelinde sorunun çözümü isteminin; Kürt ulusalcılığı ile olduğu gibi Türk ulusalcılığıyla da çelişmesi kaçınılmaz yaşanıyor. Bu çatışmanın dozu, AKP hükümetinin politikasını belirliyor. Çelişkinin ve çatışmanın ivmesi, milliyetçi politik cephenin saldırı derecesi; hükümetin bir noktadan diğerine gidip gelme durumunu belirliyor. Hükümetin, din kardeşliği politikası ile milli birlik (Türkleri ve Kürtleri tek bir devlet çatısı içinde tutabilme) politikası arasında gidip gelmesi olağan bir durum olarak gerçekleşiyor. Bu nedenledir ki; Hükümetin başının, sorunu önce “Kürt açılımı” olarak tanımlaması, daha sonra yapılan uyarılara bağlı olarak sorunu, “demokratik açılım” diye tanımlaması ve çatışma arttıkça sorunu” milli birlik sorunu” olarak adlandırması şaşırtıcı değildir.


SORUNUN DOĞRU TANIMI DEVRİMCİ ÇÖZÜMÜN İLK ADIMIDIR


Sorunun gerçek tanımı, Kürt sorunudur. Kürt sorunu; Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının sınırlarının “ayrı devlet kurmak” hakkını da kapsadığını ifade eder. Sorunun sınırlarının, “bir arada, birlikte yaşamak” anlayışı üzerine oturan siyasi sistemin dışına taşacak, alternatif siyasi sistemleri de içerecek kadar geniş tutulması; Türk burjuva iktidarının sömürgeciliğini tehdit eden bir yaklaşımdır. Oysa sorunun çözümünün demokratik açılım olarak tanımlanması; Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını, demokratikleştirilecek burjuva devletin sınırları içerisine hapsetmektir. Demokratik açılım; devletin demokratikleşmesini hedefler. Devletin demokratikleşmesi ise, Kürt sorununun çözümünü tek devlet sınırları içinde tutar. Dolayısıyla bu yaklaşım, ulusların kendi kaderini tayin hakkına ipotek koyar. Bu nedenle Hükümet, yapılan uyarıyla, tanım konusunda gaflete düşmekten kurtularak; sorunu Kürt açılımı olarak tanımlamaktan vazgeçti ve “demokratik açılım” tanımlamasını kullanmaya başladı. Hükümetin başının; Tek devlet (Mili birliğin ifadesi olan devlet) rejimi devam edecek, “resmi dilin Türkçe olması zorunludur” dayatmasından vazgeçilmeyecek, PKK dağıtılacak, ön koşullarıyla demokratik açılımın sınır taşlarını belirlemesi şaşırtıcı değildir. Bu şaşırtıcı olmadığı gibi; Küçük burjuva sosyalistlerinin de sorunu, özel önemle, demokratik açılım diye nitelendirmeleri de şaşırtıcı değildir. Kürt ulusal devriminden, her dönemde vebadan uzak durur gibi uzak duran küçük burjuva sosyalist örgütlerinin de; Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının sınırlarının, devlet kurma hakkına kadar geniş tutulmasını içeren bir tanıma karşı çıkması olağan sayılmalıdır. Küçük burjuvazinin sınıfsal vasfı, Kürt sorununa bakış açısını belirler.
Burjuva ve küçük burjuva siyasilerin ve ideologların; Kürt sorununa ilişkin tartışmaların sürdürülmesi ile ortaya çıkan ve TC devletini tehdit eden tehlike olarak gördükleri en önemli olgu, Türkiye’nin parçalanmasıdır. Bu burjuva sömürgeci bir kavrayıştır. Türkiye’nin parçalanacağı düşüncesi; Kürdistan’ın Türkiye’nin bir parçası olduğuna ilişkin yargının (varsayımın) ürünüdür. Oysa Kürdistan’ın kuzey parçası, Türkiye’nin sömürgesidir. Kürtlerin üzerinde yaşadığı topraklar, Türkler Anadolu’yu istila etmeden öncede Kürtlere aitti ve bu durum sürmektedir. Bugün Kürdistan’ın önemli bir parçası, Türk devleti tarafından sömürge statüsünde elde tutulmaktadır. Dolayısıyla Kürt ulusunun ayrı devlet kurması, kendi yurtları üzerindeki tasarrufu kendi ellerine almasının ifadesidir. Ayrılma hakkının kullanılması; Türkiye’nin parçalanması değil, Türk devletinin Kürdistan toprakları üzerindeki istilacı tasarrufunun sona ermesidir. İstila olgusunun sona erdirilmesi, doğrudan, Kürdistan ve Türkiye’nin iki farklı ülke olarak birbirinden ayrılmasıdır. Bu ayrılmaya karar verme hakkı da; sömürge statüsünde olan Kürdistan halkına aittir. Bu hakkın kullanmasına karşı olmak; Türkiye’nin, Kürdistan’ı ilhak etme durumunun sürmesini onaylamaktır.

T.C devletinin demokratikleşmesi, sömürgeci statünün kaldırılması anlamına gelmez; statünün demokratik ilişkiler içerisinde sürdürülmesi anlamına gelir. Önemle belirtmek gerekir ki; Burjuva demokrasisi sömürgeciliği reddetmez. Bir burjuva devlet hem ilhakçı, sömürgeci ve hem de demokratik olabilir. Dolayısıyla sömürgeci devletin demokratikleşmesi; Kürt halkının özgürleşmesini kapsamaz. İktisadi olarak sömürünün sürmesine zarar vermeyecek ve hatta sömürüyü daha da kolaylaştıracak siyasi demokrasinin, devletin biçimi olmasına ve demokrasinin Kürtlere de bireysel yurttaşlık hakları kazandırmasına burjuvazinin itirazı yoktur. Küçük burjuva sosyalistlerinin de, Kürt sorununu tartışırken “bölünmeye” karşı itirazını yüksek tonda yapması; Kürdistan’ın ayrı bir ülke olduğunu görmeyecek denli büyük aymazlıktır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkının ne anlama geldiğini bilmezden gelmesi, küçük burjuvazinin sınıfsal niteliğine sıkı sıkıya bağlıdır. Kürt sorununa burjuva demokrasisi penceresinden bakan küçük burjuva sosyalist siyasetçilerin ve ideologların; işçi sınıfının devrimi sorununa da bu pencereden bakmaları ve devrim fikrinden ve eyleminden uzaklaşmaları anlaşılır bir durumdur. Kaldı ki; Kürt ulusu kendi kaderini tayin hakkını, ulusların eşit koşullarda bir arada yaşaması doğrultusunda da kullanabilir. Farklı ulusların eşit koşullarda tek devlet çatısı altında bir arada olması; iki ulusun tek bir ulusa dönüşerek kaynaşması değil; iki farklı ulusun, ulusal kimliklerini koruyarak bir arada olmasıdır. Bu haliyle devlet, farklı ulusların aynı çatı altında eşit koşullarda bir arada yaşamasının ifadesi olacak şekilde yapılanmalıdır. Bunun aksi bir davranış; “Kürt ulusu yoktur”, “Kürtler Türk kavmidir”, “Kürtler Türk milletinin bir parçasıdır” savını terk etmemek anlamına gelir.

Görülmesi gereken gerçek, Türklerle Kürtlerin farklı iki ulus olduğudur. Farklı iki ulus birbirleriyle eşit koşularda bir arada yaşayarak dost olabilirler. Bu doğru ancak, Türklerle Kürtlerin kardeş olduğu, maddi gerçekliği yansıtmayan uydurma bir savdır. Çünkü Türklerle Kürtler kardeş sayılamayacak kadar farklılıkları olan iki ulustur. Kültürel benzerlikleri ve ortak çıkarları, iki ulusu dost yapar ama kardeş kılmaz. Ermeniler ve Türkler kardeş sayılmadığı ölçüde Türkler ve Kürtlerde kardeş değillerdir. Arapça ile Türkçe ayrı dil ailesine üye olduğu gibi Türkçe ile Kürtçe de ayrı diller ailesine üyedir. Ancak bu durum farklı ulusların eşit koşullarda yaşayarak dost olmalarını engellemez. Türklerin ve Kürtlerin kardeş olduğuna ilişkin sav asıl olarak; Türklerle Kürtlerin ortak atadan geldiklerine ilişkin savın yumuşatılmış halidir. “Kürt ve Türk ulusları kardeştir; emperyalistler bizi parçalamak istiyor” teranesini sürekli tekrar eden, küçük burjuva sosyalistlerinin anlamadığı; Dünyanın tüm işçileri kardeştir şiarının,”tüm uluslar kardeştir” şiarından niteliksel farklı olduğudur. Bu elmalarla armutları birbirinden ayırt edememektir. Tüm ülkelerin işçileri ve halklar, ulusal vasıflarından kopabilme olanağına sahip oldukları için kardeştirler. İşçiler ulusal kimliklerini içselleştirdikleri oranda, diğer ulusal kimlikli işçilerle kardeşlikleri zedelenir. Ulusal kimlik, diğer ulusla kardeşliği dışlar. Kaldı ki; ulus, homojen bir yapıya sahip değildir. Ulus, birçok sınıfı içerisinde barındırır. Aynı ulusun üyeleri olan bu sınıflar da birbirine kardeş değildir ve hatta emekçilerle, burjuvaların, eşitliği dışlayan koşullarda, bir arada “ulus” halinde yaşamalarına rağmen, dost olmaları dahi imkansızdır. Bu durum bir gerçekken, kendi içerisinde farklı sınıfsal kaygı ve çatışmaları barındıran iki ulusun kardeş sayılması abesle iştigaldir. Kürt sorununun çözümünü ele alırken soruna bakışımızı gölgeleyecek bu türden tanımlamalardan uzak durulması zorunludur. Eğer Kürtler Türklerin kardeşi olsaydı; bir kardeşin bir kardeşe göstereceği hoşgörü ve muhabbeti Türkler Kürtlere gösteriyor olurdu. Türkler ailesinin üyesi (kardeş) sayılan Azerilere, Özbeklere, Türkmenlere vb. “aynı devlet çatısı altında bir arada yaşamamız zorunludur” demeyen Türklerin; Kürtlere, ”birlikte yaşamamız zorunludur”, “Kendi kaderinizi tayin etme hakkınızı ayrılma yönünde kullanmanız ihanettir”, “Ulusal devlet kurmanıza asla izin vermeyiz” demesi ne anlama gelir. Yurtlarının yan yana olması; Türklerin, Kürtlere birlikte yaşamayı dayatma hakkı vermez. Aynı ilke tüm ulusların ilişkilerini bağlar.

Kapitalizm, Feodal sistemi parçaladı. Bu parçalanma feodalizmin yaşam tarzını da kökten değiştirdi. Kapitalizm, Feodal topluma ait büyük aile yapısını, burjuva iktisadi ilişki tarzının zorunluluğu nedeniyle, yeni yaşam tarzına uymadığı için reddetti. Kapitalist topluma ait, hücre tipi aile yapısında, kardeşlerin ayrı ev açması normal (olağan) bir durumdur. Burjuva yaşam tarzına rağmen, siyasi iktidarın sözde kardeş saydığı Kürtlerin, ayrı ev açma hakkını kullanmasına itirazı; var olan ilişkinin kardeşlik dışında bir ilişki olduğunu betimler. Bu yaklaşım; Türk ulusal siyasanın, Kürtleri kardeş saymadığının itirafıdır. İki ayrı evde oturmanın kardeşlik bağını koparmayacağı açıkken; (Türklerin, Azerilerle, Özbeklerle vb. kardeşliği) Kardeşin ayrı evde yaşamasının kardeşlik bağına son vereceği korkusu hangi çıkar üzerine oturmaktadır. Bu da gösteriyor ki; Türk ulusal siyasasının, Türk ve Kürt milletlerinin kardeş olduğu konusunda kuşkuları vardır. Bu kuşkulara hayat veren somut durum; Kürtlerin aynı evde oturan kardeş değil; toprakları gasp edilmiş maraba olduklarıdır. Aile içi ilişkilere benzetmek gerekirse, bu, karı koca ilişkisidir. Ataerkil bir ailede kadının ayrılma hakkını kullanması, kocanın otoritesinin sarsılması ve kadının erkeğe eşit olması yönünde atılmış bir adımdır. Kuşkusuz çağdaş kölelerin (marabanın, işçinin ve kadının) ayrı bir yaşam kurmak için harekete geçmesi, efendinin işine gelmeyen bir durumdur. Türk ulusal siyasasının ve dolayısıyla ideolojik olarak bu ulusal siyasayı içselleştiren Türklerin, Kürt sorununun çözümüne ilişkin korkularının altında yatan gerçek; farklı iki ulusun bir arada “gönüllüğe” dayalı olmayan ilişki içerisinde yaşadığı ve Türklerin, egemen ulus olarak, Kürtlerin ulusal haklarını kullanmasını engellediğidir. Kuşkusuz, ezilen ulusun köleliğine son verecek ve ezen ulusun egemenliğini sona erdirecek bir siyasi çözümün, egemen ulusu köle ulusla eşitleyecek olması; Ezen ulusun en ölümcül kaygısıdır. Filistin ulusunun özgürlük ve ulusal devlet kurma hakkını kayıtsız şartsız savunan burjuva ulusalcı siyasilerin, ideologların, konu Kürt ulusunun özgürlük ve ulusal devlet kurma hakkı olunca bin türlü bahane bulmaları tam bir ikiyüzlülüktür. Bu bahanelerin ya da bahanelerin tanımlanması olan kavramların birinin dahi arkasına sığınarak, Kürt ulusal sorununa yaklaşan birey ve grup, sömürgeci iktidarın çıkarlarına hizmet eder. Devrimci sosyalistleri küçük burjuva sosyalistlerinden ayıran ince çizgi tam da bu noktada başlar.


KÜRT SİYASİ HAREKETİNİN TASFİYESİNİN ANLAMI VE DEVRİMCİ POLİTİKA


Bugün, gerek emperyalistlerin ve gerekse sömürgeci bölge devletlerinin, Kürt hareketinin örgütü olan PKK’ nin devrimci misyonunun tasfiye edilmesini istedikleri genel bir doğrudur. Kuşkusuz bu tasfiye istemi, aynı zamanda Kürt ulusal hareketini, bir bütün olarak burjuva devletin unsuru haline getirmek isteğini de içermektedir. Emperyalist politikacılar ve ideologlar, Kürt ulusal hareketinin sisteme eklenmesi sürecinde; ulusal hareketin öncüsü olduğu somut olarak belli olan PKK’ nin yok edilmesini başaramadıkları için, varlığını sürdürmesine razı oldular. Ancak, Emperyalistlerin ve Türkiye cumhuriyeti devletinin, PKK’ nin parçalanmasını istedikleri savı somut durumu yansıtmıyor. Emperyalistler ulusal hareketin denetlenebilir olmasının; tek bir önderlik altında bir bütün olarak kalmasına bağlı olduğunu biliyorlar ve bunu önemsiyorlar. Örgütsel önderliğin parçalanması; hareketin denetimini zorlaştıracağı anlamda, siyasi iktidarın işine yaramayacak olan ve dolayısıyla istenmeyen bir durumdur. Emperyalistler bu konuda Türk devletini ikna etti. Kürt ulusal hareketinin burjuva devlet sistemine eklemlenmesine dayalı bir çözüm için, devletin yeniden biçimlendirilmesi, çoğu burjuva siyasetçi ve ideolog tarafından savunulan bir tez olarak siyasetin gündemine yazıldı.

Burjuva siyasi iktidar, Kürt gerilla hareketinin lağvedilmesi doğrultusunda etkin propaganda yapıyor. Gerillanın tasfiyesi; Kürt ulusal hareketinin kolunu kanadını kırmak, Ulusal kurtuluş ve özgürlük adına söylenecek sözün dayanağını yıkmaktır. Kürt ulusal kurtuluş hareketinde, Aşil’in topuğu gerilladır. Gerillanın tasfiyesi hareketin kan damarını kesmek demektir. Küçük burjuva sosyalistlerin, barış için PKK’ nın silahtan arındırması gereklidir fikri; T.C devletine diz çöktüren gücün silahlı savaşım olduğunu gerçeğini görmezden gelmek tavrı üzerine oturur. Bu noktada, ulusal kurtuluş güçlerini silahtan arındırmak için; PKK nin siyasallaşması gerektiği söylemi sıklıkla tekrar ediliyor. Bu savın sahipleri, siyasetin ne olduğunu bilmeyecek kadar cahil olanlardır. Politika konusunda az çok bilgisi olan insan, savaşın, siyasetin silahla yürütülme biçimi olduğunu bilir. Silahlı mücadele, siyasi mücadelenin bir üst aşamasıdır. PKK siyasi bir harekettir. PKK silahı bıraksın ve dolayısıyla siyasallaşsın anlayışı saçmadır. PKK silah bırakarak, legal bir partiye dönüşerek siyasallaşmaz. Çünkü PKK zaten siyasi bir harekettir. Bu türden bir legalleşme; siyasi bir organizasyonun, burjuva rejime teslim olarak, devrimci vasfına son vermesidir. Evet kuşkusuz teslim olmak da bir siyasi adımdır. Ama bu siyasallaşma; ulusal devrimcilikten vazgeçmenin ifadesidir. Kürtlerin, ulusal kurtuluş hareketini ulusal bağımsız bir devlet kurmaya kadar götürmesi için silahlı güce gereksinimi olduğu kadar; Türklerin ve Kürtlerin eşit koşullarda bir arada yaşayacağı, Birleşik demokratik cumhuriyetin kurulması için de ve bu cumhuriyet rejimi kurulduktan sonra da Kürtlerin silahlı organizasyona gereksinimi vardır. Hedef ne olursa olsun, Silahlı savaşımı yürütecek örgüte sahip olmamak; egemen burjuva siyasi iktidarının saldırısına açık hale gelmektir. Demokrasi; burjuvazinin silahlı güce (ordu, polis) sahip olmasını reddetmiyorsa; Kürt ulusunun silahlı gücünün olması da demokrasiyi inkar etmez. Aksine iki ulusun bir arada yaşadığı toplumda; iki ulusa ait silahlı gücün varlığı; bu iki ulusun eşitliğinin ve dolayısıyla demokrasinin güvencesidir. Kendi silahlı gücünün devam etmesi konusunda ısrar eden bir ulusun, diğer ulusun silahlı gücünün tasfiyesini istemesi ikiyüzlülüktür. Bu yaklaşım, iki ulusun birlikte yaşaması için olmazsa olmaz “güven” ve “gönüllü birlikteliğin” inşasında büyük bir engeldir. Ezilen ulusun ezen ulusa karşı, o güne kadar yaşadıklarından dolayı duyduğu kuşku, gönüllü birlikteliğin hemen oluşmasını önler. Bu güven oluşumu süreci bir hayli uzun olacaktır. Bu süreç içerisinde, özellikle ezilen ulusun, kendi selametinin dayanağı olacak silahlı güce daha fazla gereksinimi vardır.

Burjuva siyasiler, ideologlar, gazeteciler, generaller ellerindeki kartları açtılar ve Kürt sorununa ilişkin burjuva fikirlerin hemen hepsi açığa çıktı. Kuşkusuz Kürt tarafının etkin siyasi gücü ve dolayısıyla TC.’ nin siyasi muhatabı olan PKK’ nin “yol haritası”, sürecin yönü konusunda belirleyici olacaktır. Kuşkusuz, bu noktada Kürt halkının siyasi önderleri ve ideologlarının ileri süreceği tezler, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmasında önemli işleve sahiptir. Bu süreç, Kürt siyasetçileri ve ideologlarına da bir yol ayrımını dayatıyor. Kürt önderleri, ya siyasi iktidarın Kürtlere uygun gördüğü kimliği benimseyerek teslim olacaklar; ya da özgürlük savaşının onur simgesi olarak yollarına devam edecekler. PKK’ nin, bağımsız Kürdistan emekçiler cumhuriyeti stratejisi yerine; T.C’ devletinin demokratik nitelik kazanması anlamına gelen demokratik cumhuriyet stratejisini ikame etmesi, sürecin devrimin aleyhine gelişeceğine ilişkin bir belirtidir. Çünkü; T.C devletinin demokratik cumhuriyete dönüşmesi istemi; burjuva devletin en demokratik biçimi de olsa, özü itibariyle burjuva devletin devamına onay vermeye ilişkin bir siyasettir ve bu siyaset devrimden vazgeçmenin ifadesidir. Açıktır ki, toplumsal mücadele içerisinde devletin biçiminin değişmesi bir “ilerlemedir”. Kuşkusuz bu “ilerleme”, TC devletinin bağışı değildir; Kürt özgürlük hareketinin mücadelesi, TC devletini biçim değiştirmeğe zorladı. Kürtler bu “ilerleme” durumu ile yetinme doğrultusunda irade gösterebilirler. Kürtlerin haklarını bu doğrultuda kullanması önüne hiçbir kurum koşul koyamaz. Bu doğru olduğu gibi; Kürt emekçilerinin kurtuluşuna ilişkin gerçekleri açıklamak da devrimci sosyalistlerin hakkıdır ve bu hakkın kullanması önüne hiçbir siyasa engel koyamaz. Kürtler kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz kullanır, gerçekliğine dayanarak; bu hakkın, TC devletinin demokratik gelişmesi doğrultusunda kullanılması olağan bir durumdur. Olağan olmayan, devletin değişim sürecini “devrim” olarak nitelendiren siyasilerin, bu savlarını; devrimci sosyalistlerin de “doğru” olarak kabul etmesi yönündeki istemleridir. Bu isteklere karşı vurgulamak gereklidir ki; TC devletinin, Kürt sorununu, Kürt ulusu lehinde çözecek biçimde değişimi, reformdur. Kürt sorununun reformcu yolla çözümü; bu değişim ile yetinenlerin sınıfsal vasfının ne olduğuna ilişkin göstergedir. Kürt halkının özgürlük savaşını, Kürdistan emekçilerinin kurtuluşunun ifadesi olacak siyasi iktidarın kuruluşu ile taçlandırma stratejisine bağlama noktasında; devrimci sosyalist hareket, reformcu hareketten ayrılır.


BABÜR PINAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

SINIF EGEMENLİĞİ VE DEVLET

11/7/2008 · Kategori: Politika

 
BABÜR PINAR
 
 
EGEMENLİK MİLLETE AİT DEĞİLDİR
 
Kapitalist toplumda var olma olanağı bulunan, burjuva parlamenter cumhuriyet rejimlerinde,  “egemenlik milletindir” sözü temel düsturlardan biridir. Burjuva demokrasilerinde egemenliğin milletin elinde olduğuna ilişkin toplumsallaştırılmış düşünce yaygındır. Burjuva demokrasilerinde anayasa bu düstur üzerinden biçimlendirilir ve devletin her aygıtında egemenliğin millete ait olduğu vurgulanır. Kuşkusuz burjuva demokrasisi biçimsel de olsa; egemenliğin millete ait olduğuna ilişkin düsturu toplumsallaştırdığı ölçüde olgunlaşır. Bu durum aynı zamanda rejimin tutarlılık göstermesinin ölçütü sayılır. Ancak siyasi ve ideolojik alanda egemenlik sorununa ilişkin genel kabul gören söylem, üretim ilişkilerinin düzenleniş rejimi karşısında iflas eder.

Tüm toplumsal alanlarda yoğun kullanılan “egemenlik milletindir” söylemine karşın; egemenliğin millete ait olduğuna ilişkin fikrin, pratik ifadesini mümkün kılmayan koşullar kapitalist toplumda da var olur. Öncelikle belirtmek gerekirse, toplulukların bir pazar etrafında ortak amaçla organize olmasını sağlayan zemin var oldukça; millet olmak, bir arada yaşayan insanların arasında güçlü bir bağ kurmayı sağlar. Ancak büyük toplulukların birarada olmasını mümkün kılan faktörlerden biri olan millet homojen bir tümlük değildir. Millet içerisinde yer alan unsurlar, iktisadi olarak farklı konumlanmaları nedeniyle birbirlerinden ayrılırlar. Aynı milletin mensubu olmalarına rağmen; yaşam sürecinde aldıkları rol nedeniyle sınıflar, toplumsal yaşam biçimleriyle de birbirlerinden ayrılırlar. Dolayısıyla millet çatısı altında bir araya geliyor olmak, ( ümmet olmak da )  iktisadi konumlanışları ve dolayısıyla toplumsal yaşamları itibarıyla birbirlerinden oldukça farklı olan sınıfların, topluluğun bileşeni olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. İktisadi yaşam içerisinde aldıkları konum, toplumsal yaşamın tüm alanlarında insanların yükleneceği rolü belirler. Toplumun organizasyonunda önemli faktör olan devletin de biçimlenmesi; sınıfların toplumsal konumundan kopuk değildir. Olamaz da. Aynı millet içerisinde yer alan farklı sınıflar, toplumsal yararın kendi lehlerine döndürülmesi için birbirleriyle çatışırlar. Bu çatışma durumu toplumdaki tüm kurumların yapılanmasını pratik olarak etkiler. Bu etkileme, her sınıfın iktisadi ve dolayısıyla siyasi, ideolojik gücüyle doğru orantılı olarak ilgilidir. Sınıfın iktisadi, siyasi, ideolojik gücü, devletin biçimini belirleme rolünü artırır ya da azaltır. Toplumsal güç, toplum olma durumunun yarattığı değeri, sınıfın kendi yararına kullanma katsayısını belirler. Bu belirleme tüm toplumsal alanlarda geçerlidir. Toplumsal değeri kendi yararına kullanma gücüne sahip sınıf, devletin de hizmetine gireceği formda oluşmasını sağlayan güçtür. Bu durum; devleti kendi yararı doğrultusunda yapılandırılmayı başaran sınıfın, siyasi iktidar aygıtlarını kullanma gücünü de elinde tuttuğunu ifade eder. Devleti kendi yararı doğrultusunda kullanan sınıf egemendir. Yapısal var oluşunu doğrudan üretim tarzına borçlu olan devlet; üretim tarzının sürdürülmesi ve korunması yükümlülüğünü üstlenir. Bu durum aynı zamanda devletin, üretim tarzına bağlı olarak egemen olan sınıfın iktidar aygıtı olmasının nedenidir.  Toplumsal egemenlik; toplum halinde yaşamanın sağladığı olanakları ve değerleri kendi hizmetine sokma ve kullanma olanaklarına ve gücüne sahip sınıfa aittir. Egemenlik milletin değil, toplumsal ilişkileri düzenleme gücüne sahip sınıfındır. Kapitalist toplumda egemenlik burjuva sınıfındır. Bu egemenlik yalnızca devlet aygıtlarını kullanma ile sınırlanamaz; sınıf egemenliği; toplumsal var oluşun içerdiği; iktisadi, siyasi ve ideolojik tüm alanlara ilişkin bir hegemonyayı ifade eder. Kendisi için sınıf halinde örgütlenmeyen ezilen ve sömürülen sınıf üyeleri; kendi hayatını idame ettirme gücüne, yani kendi yazgısını belirleme egemenliğine dahi sahip değilken, toplumun siyasal iktidar aygıtlarını kullanması ve dolayısıyla devlet aygıtının sahibi ve egemeni olması mümkün değildir. Ancak ezilen sınıflar organize bir eylemlilik durumuna bağlı olarak, egemenliğin sahibi sınıfın eylem gücünü etkiledikleri ölçüde; egemenlik aygıtlarının biçimlendirilmesinde rol alabilirler. Bu aygıtları biçimlendirme rolü; aygıtın var olma halini ve egemen sınıfın iktidar aracı olması durumunu etkilemez.   İktisadi anlamda yoksul olan halk, siyasi ve ideolojik egemenlik gücünden de yoksundur. Ancak buna karşın bir bütün olarak “halk” pratik anlamda asla karşılığı olmayan fetiş değer kazanır. Halk egemenlik anlamında “hiç” tanımının ifadesi olurken, söylemde halk; her şeye muktedir güç, egemenliğin sahibi güç olarak tanımlanır.  Bu değerlendirme, “ tanrının” toplumsal pratiğe müdahalesi ya da egemenliği söz konusu değilken; söylemde, her toplumsal gelişmenin yolunu çizen, toplumu var eden ve ona yön veren güç olarak sayılmasına benzer bir yaklaşımdır. Söylemde egemenlik halesini başında taşıyan tanrı ve halk iken; kral ve burjuvalar toplumsal pratiğin gerçek efendisidir. Tanrı, sanaldır ve tanrı adına hareket edenler, tanrıya atfedilen “güçten” etkilendikleri ölçü de eylemlerini biçimlendirirler. Ama toplumsal pratik kendi yolunu çizer. Tüm toplumsal ilişkilerde; kendilerini tanrının yeryüzündeki temsilcileri ilan eden iktidar sahipleri muktedir egemen güçtürler. Din şeriatına dayalı devletin var olduğu ülkelerde dahi; siyasi iktidarı özel mülkiyetinin selameti için araç olarak kullanma olanaklarına sahip sınıflar egemendirler. Bu toplumlarda da gerçek egemen güç sermaye sahibi kapitalistler ya da mülk sahibi aristokrasidir. Bu ülkeler de toplumsal pratiğe yön veren egemenliğin tanrıya ait olduğu büyük bir yalandır. Aynı biçimde, tüm sınıflı toplumlarda halk kavramsal olarak güç sahibidir. Toplumsal pratikte;  sanal egemenliğini halk, kendilerini halkın temsilcisi olarak gören yöneticilere devreder. Sanal bir egemenliğin devri de sanaldır.

Kapitalizm, egemenliğin sınıfsal olduğunu örten bir siyasi düzenlemeyi de yaratır. Burjuva devlet, sınıflar üstü vasfa sahip olduğu izlenim verecek şekilde dizayn edilir. Bunun nedeni, toplumu oluşturan diğer sınıfların da; istemlerini gerçekleştirebilme güçleri ölçeğinde toplumsal ilişkilerin düzenlenişinde rol alıyor olmasıdır. Sınıfların çatışma hali; devletin biçimlendirilmesini etkiler. Sınıflar arasındaki çatışmanın boyutuna ve o anki denge durumuna devletin formu karşılık gelir. Dolayısıyla devlet, pratik anlamda burjuvazinin egemenlik aygıtı olmasına rağmen toplumsal yasalar, egemenliğin tüm sınıfların olduğuna ilişkin yanılsama yaratacak biçimde yazılır. Ancak gerçek, gerçekliğin ifadesi olmayan tüm yasa ve söylemleri pratik olarak geçersiz kılar. Gerçekliğin ifadesi olmayan tüm yasa, ilke ve söylem, yalnızca burjuva sınıf için pratik gerçekliğin ifadesi olurken diğer sınıflar için aldatılmanın aracı olur;  Egemenliğin tüm topluma ait olduğu fikri pratik olarak iflas eder. Sınıf hegemonyasının önemli aygıtı olan devletin fonksiyonel durumu biçimseldir. Devletin tüm toplumun hizmetinde olduğu ilkesi, ezilen ve sömürülen sınıf açısından biçimsel değer taşır;  aldanmanın ve avunmanın unsuru olur. Burjuva parlamenter rejimlerinde siyasi aygıtlar doğrudan sermaye sahipleri tarafından değil; vekalet alan profesyonel yöneticiler tarafından kullanılır.  Ancak devlet aygıtlarında görev alan; yargıçlar, polis şefleri, valiler, generaller, bürokratlar, milletvekilleri vb. görev aldığı makama ilişkin bir güce sahip olur. Bu iktidar hali geçicidir. Yönetici birey, görev süresince emir verme ve iş yaptırma gücüne sahip olur, bulunduğu konumu güç kullanma dayanağı yapar.  Kapitalist sistemde yönetici bireyler, topluluğun itaati ve boyun eğişi ile yanılsama yaşarlar ve egemenliğin kendilerinde olduğu kanaatine ulaşırlar. Kuşkusuz onların bu kanaatini güçlendirecek ölçüde güç sahibi olmaları söz konusudur. Siyasi iktidar aygıtı yöneticileri kimi zaman devlet aygıtlarının kendilerine sağladığı gücün ve imtiyazın büyüsüne kapılırlar. Yöneticiler, ideolojik ve siyasi terbiye (ıslah) olma sürecinden geçerek, rejimin sürdürülmesi için gereken eylem ve araçlar konusunda uzmanlaşırlar. Uzmanlık durumu, yöneticinin rejime hizmet bilincini geliştirir ama aynı zamanda kendi uzmanlık alanının, tüm toplumsal süreci belirleyen esas alan olduğuna ilişkin bir kanıya erişmesini de sağlar. Bu kanı, siyasi aygıtların farklı organları arasındaki çelişki ve çatışmayı besleyen unsurlarından biri olur. Öyle ki yöneticiler, iktidar organlarının birbirine ilişkin konumunu değiştirmek ve siyasal iktidarın tek sahibi olmak için çatışma içerisine girerler. Toplumsal koşulların elverdiği ölçüde bunu başarırlar da. Bu çatışma öylesine büyük gürültü çıkarır ve devlet aygıtlarını yönetme görevi öylesine şatafatla gerçekleştirilir ki; toplumsal düzenin gerçek egemeninin devlet yöneticileri olduğu sanısı güçlenir. Bu sanı çoğu zaman, devletin gerçek sahiplerinin mülk sahibi sınıf olduğunu ve hegemonyanın da bu sınıfa ait toplumsal pratik olduğu gerçeğini gölgeler. Özellikle belli bir üretim tarzının tam egemen olmadığı ülkelerde; egemen sınıfın iktidar sahipliliği durumu silikleşir. Bu ülkeler de “devlet yöneticilerinin egemenliğin sahibi oldukları” yanılsaması daha fazla olur. Bu geçici bir durumdur. Bir dönem sonra devletin yönetim kadrosu, devlet vasıtasıyla mülk sahibi olur ve egemenliğini bu mülk sahipliliğiyle ilişkilendirir. Kuşkusuz bu geçici dönem de dahi devlet yöneticileri; mülk sahipleri yararına görev yapar ya da mülk sahiplerinin gelişmesi için önlemler alır. Bu istisna bir durumdur. Kaldı ki emperyalizm çağında, küresel sermayenin egemenliği söz konusudur ve bu tür ülkelerde devlet, küresel sermaye egemenliğini tanır ve ona hizmet eder. Devlet, küresel sermayenin kullanımına uygun yapılanmış bir aygıttır.  Devletin biçimi ne olursa olsun; devletin bir organının diğer organlar üzerinde otorite kurması halinde dahi; devlet yöneticileri toplumun gerçek anlamda egemeni olamazlar. Çünkü devlet, gücünü iktisadi ilişki tarzından alan bir sınıfın egemenlik aygıtıdır, iktidar aracıdır. Devletin rengi onu kullanma gücüne sahip sınıfın egemenlik rengidir. Bir üretim tarzına tekabül eden devletin formunda bir değişim; üretim ilişkilerine doğrudan bağlı olarak iktidar olan sınıfın egemenlik gücünü ve olanaklarını yok edemez. Devletin büyümesi ve güçlenmesi, araç olma vasfını değiştirmez Her durumda toplumsal araç, kendisini kullanacak bir toplumsal gücün var oluşu ile ilişkilidir. Aracı kullanma gücü, mülkün sahibindedir. Mülk sahibi siyasi iktidar aracı olan mülkün de sahibidir. Dolayısıyla toplumun efendisi, devlet yöneticilerin de efendisidir. İktisadi üretim ilişkilerinin güç verdiği sınıf; bu üretim tarzını korumakla yükümlü devleti kullanma gücüne de sahip sınıftır. Egemen sınıfın, sömürülen sınıfları baskı altında tutmasını sağlayan iktidar aracı olması itibarıyla devlet, otoriter bir yapıda olmak zorundadır. Devletin otoriter yapısı ve iktidar aracı olması nedeniyle; devlet aygıtlarında görev alan yöneticilerinde “güç” sahibi olması gerçekleşir. Egemen sınıfın yararı doğrultusunda toplumsal düzeni sağlayan araç olan devletin yöneticileri; aygıtın vasfı nedeniyle “sınırlı güç” elde ederler. Kuşkusuz bu güç, yönetici unsurlara aracın sağladığı otoritedir. Bu otorite, devleti kullanma gücüne ve olanaklarına sahip sınıfın egemenliğinin tümleyicisidir.  Egemenlik hali süreklilik vasfı taşır. Oysa devlet yöneticisi bireyin, görev süresince elinde tutuğu güç dönemsel ve geçicidir. Siyasi iktidar yöneticiliği, sınırlı güç edinme durumudur ve babadan çocuğa miras kalmaz. Bu olgu, yöneticilerin gerçek egemenler olmadığının bir göstergesidir. Devlet aygıtlarının yöneticiliği bireye devlet gücünü kapitalizm lehine tasarruf hakkı verir. Tasarruf hakkı sahiplilik değildir. Aygıt yöneticileri tasarruf yetkisini, iktisadi rejimin yararlarının tanımladığı sınırlar içerisinde kullanırlar. Bu aygıt yöneticilerinin kim olduğu ve görevi yüklenme tarzı, toplumsal egemenliğin vasfını belirlemez. Devlet de dahil tüm toplumsal iktidar aygıtlarının kimin yararına yapılandığı doğrudan üretim tarzına bağlıdır. Egemen üretim tarzı, toplumsal hegemonya sahibi sınıfın da yaşam nedenidir. Dolayısıyla, yaşamsal pratiğin egemen olmasına şans tanımadığı halkın onayına dayanarak, toplumun gerçek efendisi (yöneticisi) olunabileceği iddiası en büyük yalandır.

DEVLET EGEMEN SINIF MÜLKİYETİNİ KORUMAKLA YÜKÜMLÜDÜR

Devlet sınıf egemenliğinin aracıdır. Birlikte yaşamı organize etmenin aracı olarak ortaya çıkan devlet; giderek kendini yaratan topluluğun üzerinde bir güce dönüştü. Toplumsal olanın pratik ifadesi olan devlet; topluluk halinde yaşamın düzenleyicisi, kurallar koyucu ve uygulayıcı aygıttır. Topluluk kendi yarattığı devleti, kendisinin topluluk olarak kalmasını düzenleyen olarak kabul eder. Topluluğu sevk ve idare eden devlet, bireylerin topluluk halinde yaşamak uğruna tahakkümü altına girdiği güçtür. Devlet ortaya çıktıktan ve toplum adına toplum üzerinde tahakküm kurma aracı haline geldikten sonra; insanın yaşamını kolaylaştırıcı aygıt olmak amacından uzaklaştı ve topluluğa yabancılaştı. Devlet; birey yaşamının ve özgürlüğünün, topluluk halinde yaşamak uğruna feda edilmesinin kurumsal ifadesidir. Devletin gücü; ezilenlerin hiçleştiği oranda büyür. Devleti, ezilenlerin köleliği, toplumsal bilinç yanılsaması ve boyun eğmesi besler.

Devlet her ne formda olursa olsun, toplumun sevk ve idaresini sağlayan bir araçtır. Kuşkusuz bu devasa aygıt toplumun sevk ve idaresini, toplumun içerisinde, üretim tarzına bağlı olarak güç kazanan ve bu hegemonya gücü sayesinde devleti kullanma olanaklarını elinde bulunduran sınıfın hizmetine girer. Toplumun tümünün iradesini devralan devlet, bu yetkisini, devleti sevk ve idare olanaklarına ve gücüne sahip sınıf adına kullanır. Kuşkusuz toplumun iradesini devralan devletin zahiri olarak, toplumun üzerinde ve toplumun tamamının hizmetinde bir yapı görüntüsü sunması gerçekleşir. Devletin formuna bağlı olarak, bazı toplumlarda devletin kurumlarında görev alan birey ve gruplar; devletin araç olma gücünden yararlanırlar ve kendi idealleri doğrultusunda devletin biçimini değiştirme gücüne ulaşabilirler ve bunu gerçekleştirirler de. Doğrudan toplumsal koşullara bağlı olarak, devletin organlarından biri dizginleri ele alabilir ve devletin diğer organları üzerinde bir güç odağı olabilir. Bu organ devlete kendi rengini verir ve biçimler. Bu eylem, devletin sınıflar üstü olduğu kanısını güçlendirir. Devletin bir kurumunun diğer kurumlarını ikinci plana atarak siyasi iktidarın baş aktörü olması; devletin sınıf egemenliğinin aygıtı olması gerçeğini etkilemez. Devletin “bağımsız” ve “kendisi için” güç olması zahiridir. Devlet egemenliğin ifadesi değildir. Egemenlik aygıtı olma durumu, devletin, iktisadı olarak gücü elinde bulunduran sınıfın toplumsal hegemonyasının aracı olmasını ifade eder. Egemenlik aracı olarak devletin düzenleniş biçimi, toplumun hiyerarşik düzenlenişini değiştiremez. Yani devlet, toplumsal hegemonyanın sahibi değil; topluluğun tamamı üzerinde diktatörlüğünü kuran sınıfın egemenlik durumunu sürdürmekle yükümlü kurumsal oluşumdur. Devlet egemenlik aracı olması itibariyle, egemen olan güç görüntüsü verir. Hatta devlet çoğu zaman toplumun kendisi olarak algılanır. Bu yanılsamadır. Çünkü devlet sınıf diktatörlüğünün önemli bir aygıtıdır ama topluluğun kendisi olmadığı gibi diktatörlüğün öznesi de değildir. Topluma egemen olma olanaklarını elinde bulunduran sınıfın toplumsal hegemonyasının (diktatörlüğünün) önemli bir aracıdır. Devlet, topluluğun var olmasına ilişkin ve hiyerarşik bir forma sahip topluluğu yönetebilme olanaklarını elinde bulunduran sınıfın kullanımına hazır devasa bir organizasyondur. Topluluğun organize olma durumu; topluluğun önüne geçmez. Yani topluluğun organize olma durumu değişebilir, dönüşebilir ve hatta parçalanarak yeniden düzenlenebilir. Hatta devletsiz bir toplum mümkün olabilir ama hiyerarşik düzenlenişe sahip toplum var olmadan devlet olmaz. Toplum yok olursa, onun organize edilme şeklinin de bir anlamı kalmaz. Demek ki devlet bir araç olarak değişebilir ve parçalanabilir; bu toplumun yok olması anlamına gelmez. Devletin yıkılmasını, toplumun ortadan kalkmasının ifadesi olacağını söylemek yalandır; büyük bir yanılsama yaratan aldatmacadır. Toplumsal hiyerarşiyi ortadan kaldıracak bir altüst oluş gerçekleştiği anda, devletin yapısal değişimi ya da parçalanarak yeniden düzenlenişi gerçekleşebilir. Devletin yapısal dönüşümü ya da lağvedilmesi toplumsal bir devrimle mümkün olabilir. Toplumun düzeni, hiyerarşik bir yapıda ve bir sınıfın, diğer sınıfları sömürme araçlarını elinde tutmasını mümkün kılacak formda ise; devlet, her ne biçimde olursa olsun, er ya da geç ama mutlaka; iktidar araçlarını kullanma gücüne sahip sınıfın hizmetine girer. İktisadi egemen olan sınıf siyasi ve ideolojik olarak da egemen olan sınıftır. Kapitalist sistemde, burjuvalar iktisadi alanın mutlak egemeni olma olanaklarına ve araçlarına sahiptirler. Burjuvaziyi muktedir kılan üretim ilişkilerinin var oluş süreci, egemen sınıf olma sürecini belirler. Burjuvazi sahibi olduğu olanakların ve araçların mülkiyet hakkını iflas etmediği sürece elinde tutar. Sermaye sahibi mülkiyetini çocuğuna miras bırakır. Mülkiyetin sahibi olma vasfının süreklilik hali, burjuvazinin gücünü ve devleti kullanabilme olanaklarına sahip olma halini sürekli kılar. Kendi mensubu olduğu toplumun egemeni olarak, devlet aygıtlarını kullanabilme olanaklarını burjuvaziye kazandıran iktisadi ilişkiler tümlüğü, ülkenin sınırları dışına da taşabildiği ölçekte, burjuvazinin diğer toplumların devletine de egemen olmasını sağlar. Kralların mülk sahipliliği kendi bayrağının dalgalandığı alanları kapsarken; emperyalizm çağında sermaye sahipleri, küresel ölçekte iktisadi güce sahip olarak; her ülkedeki siyasi iktidarları kullanabilme ve dolayısıyla egemen güç olma konumundadırlar.

BURJUVA DEVLET ORGANLARI BİR BÜTÜNDÜR

Egemenliğin milletin olduğu bir safsatadır. Diğer yandan egemenliğin devletin bir kurumuna ilişkin şey olduğu da yanlıştır. Egemenlik, iktisadi siyasi ve ideolojik alanların tümüne ilişkin bir durumun ifadesidir. Ancak çoğu zaman burjuva siyasetçilerin çoğunluğu oportünist tavırla; egemenlik milletindir düsturunun; sadece yasama organı (Millet meclisi) ve yürütmenin bir aygıtına (hükümete) ilişkin ilke olduğunu iddia ediyorlar. Bunun nedeninin ise, devletin bu organlarında yer alan kişilerin (milletvekillerinin) seçimle görevlendirilmesi olduğunu söylüyorlar. Bu tutum tamamıyla kendi durumunu meşru kılma girişimidir. “Egemenlik milletindir” ifadesinin toplumsal pratiği yansıtmadığı açıktır. Halkı aldatmanın aracı olarak kullanılan bu düsturun, ideolojik ve siyasi söylevlerin ana konusu yapılmasına ek olarak; devletin tüm aygıtlarının değil de, bir ya da birkaç aygıtının “millet egemenliğinin kurumsal ifadesi” olduğunu iddia etmek daha büyük bir yanılsama yaratmaktadır. Bu yaklaşım, burjuva demokrasisinin bir sınıf devleti olmasına karşın; kendi ilkeleriyle uyumlu işleyiş ( iç tutarlılık) göstermesi gerekirliliğini de yadsır.

Parlamenter demokratik cumhuriyet rejiminde; yasama organı üyelerinin seçilmesi eylemi (biçimsel olmakla birlikte) aynı zamanda bir bütün olarak sistemin kendisinin onaylanması demektir. Parlamento cumhuriyet rejiminin bir organıdır. Parlamentonun meşruluğunu kabul ederek, üyelerini seçmek; bu aygıtın parçası olduğu rejimin de meşruluğunu kabul etmektir. Parlamento üyelerini seçme eylemini katılan ve dolayısıyla parlamentoyu onaylayan bir insan ya da parti, parlamenter cumhuriyet rejimini onaylamama hakkını yitirir. Parlamenter cumhuriyet rejimi, ona yaşam veren aygıtlarının tümlüğüdür. Dolayısıyla, yasama, yürütme ve yargı kurumlarının tümlüğü olan ve bunlardan birinin olmaması ile vasfını ve yapısal formunu yitiren devletin, bir kurumuna onay vermek diğer tüm kurumlarına onay vermek demektir. Yasama organının üyelerini seçmek, yasama organını yapısal olarak onaylamak anlamına geldiği gibi, yürütme ve yargı organlarının yapısal konumunu da onaylamak anlamına gelir. Yasama organı üyelerini seçmek aynı zamanda yürütme görevini üstlenecek hükümetin de onaylanmasıdır. Dolayısıyla yasama organını ve yürütme organının bir kurumu olan hükümeti onaylayıp; yürütmenin bir başka dairesi olan bürokrasiyi, orduyu, cumhurbaşkanını onaylamıyorum demek abesle iştigaldir. Aynı durum yargı organlarının onayı için de geçerlidir. Yargı ya da yürütme kurumlarının eylemi ve söylemiyle çatışan ve meclis çoğunluğunu elinde bulunduran bir partinin; milletvekili seçimlerini dayanak ederek, parlamentonun ve hükümetin “millet egemenliğini temsil ettiğini”; devletin diğer kurumlarının “millet egemenliğini” temsil etmediğini söylemesi; kendi bindiği dalı kesmesidir.  Eylem ve söylemde organlar arasında çelişki ve çatışmanın yaşanması normaldir. Normal olmayan, bazı iktidar organlarını devlet kapsamında ele alırken; diğer organları milletin egemenlik aracı olarak tanımlamaktır. Bir burjuva cumhuriyet rejiminde; yürütme, yasama ve yargı organlarının tümü devleti oluşturur ve bu aygıtlar tümlüğü egemenliğin kulanım aracıdır. Yasama organı üyelerini seçmek eylemi; tüm organlarıyla birlikte devleti onaylamaktır. Bu onay; devletin yapısal formuna ilişkindir. Devletin yapısal formuna onay; devletin aksayan organlarında işleyişe ilişkin değişimlerin yapılmasını dışlamaz. Bu ayrı bir şeydir; parlamento üyelerinin seçimine ve dolayısıyla hükümetin kurulmasına kadar uzanan sürece onay verip; bu onayın, devletin tüm aygıtlarının onaylanmasını içermediğini söylemek ayrı bir şeydir. ( Kaldı ki; “devlet toplumun rızasını her zaman alır” şeklinde bir genel kural yoktur. Bazı dönemlerde devlet, egemen sınıfın çıkarları gereği, toplumun tamamının onayını alma gereksinimi duymaz. )  Parlamento gücünü kullanarak devletin diğer organlarını,”millet adına” etkisiz kılma istemini, gerçekliğin ifadesi olarak dile getirmek aldatmacadır. Burjuva demokratik cumhuriyet rejiminin bekası; çoğunluğun şu ya da bu nedenle kapitalist rejime rıza göstermesine doğrudan bağlıdır. Parlamento üyelerinin seçimi; devletin tüm organlarının, kapitalist rejim dışı eylemlilik içerisinde olmamak şartıyla onaylanmasıdır. Çoğunluğun rızasına bağlı olarak devlet aygıtında görev alan toplumsal grup, devlet dışı eylem için konuşlanma olanaklarını yitirir. Sınıf egemenliğine son vermek üzere “devlet dışı” örgütlenmek; devletin tüm kurumlarını felç etme ve parçalama amacına ilişkin tutarlılığın ve devletin sınıfsal karakterini kavramanın ifadesidir. Ezilen sınıfın sokakta kurduğu iktidar, burjuva devleti onaylamamanın göstergesidir. Dolayısıyla egemen sınıf karşıtı bir duruşa sahip halk, ancak devlet dışında bir güç olarak örgütlendiği durumda, sınıf hegemonyasına da onay vermemiş olur. Sokakta kurulan iktidarın “taktik” olarak seçimlere katılması anlaşılabilir bir şeydir. Ancak, taktik anlamda da olsa parlamento seçimlerine katılmak ve parlamentoya üye göndermek dönemsel ve geçici de olsa burjuva parlamenter rejimin meşruluğunu kabul etmektir. Burjuva devlet aygıtı içerisinde güçlü bir mevzii elde etme eylemini; stratejik olarak, devleti yıkma eylemine kadar genişletme istemi kuruntudur. Burjuva devletin bazı kurumlarında güç odağı haline gelip, elde edilen konumu halkın iradesi saymak ve bu iradenin devleti, sermaye sahiplerinin iradesine rağmen parçalayabileceğini iddia etmek; olmayacak duaya amin demektir.

Haziran.2008
BABÜR PINAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

AYAKLAR VE BAŞLAR SORUNU ÜZERİNE

7/6/2008 ·

KAPİTALİST SİSTEMDE AYAKLARIN BAŞ OLAMASI MÜMKÜNDÜR

 

 

Tüm sınıflı toplumlarda egemen sınıf efendilerinin (Köle sahiplerinin, kralların feodal beylerin, burjuvaların) ideologların, (din adamlarının, felsefecilerin) siyasi önderlerin ve meslek üstatlarının kafalarında yer eden bir ön yargıyı,(her ne kadar burjuva siyasileri tarafından açık açık ifade edilmese de tanrı buyruğu gibi kabul edilen bir sözü) Başbakan Tayip Erdoğan yineledi. “Ayakların başları yönetmesi mümkün olur mu? Olursa, kıyamet kopar.” Bu söz Başbakan Erdoğan”ın sosyal bilinç biçimlenmesine uygundur. İslam dini referanslı ve Osmanlı düzen hayranı bir insanın bu sözleri söylemesi olağandır. Bu söz Osmanlı döneminde; padişahlara, feodal beylere ve din önderlerinin saltanatına karşı çıkanların eylemlerini boşa çıkarmak için söylenmiştir.  Bu sözle ifadelendirilen anlayış, feodal ve din referanslı iktidarlarda gerçekliği yansıtmaktadır. Feodal bir toplumda vatandaşın padişah olması, ya da feodal devletin yönetim kademesinde görev alması, kural olarak mümkün değildir. Ya da din şeyhliği normal her vatandaşın ulaşabileceği statü değildir. Tüm feodal sitemlerde bu değişmez bir işleyiştir. Ancak, Avrupa’da, burjuva devrimleri, feodal sistemi yıkarken ve dinin “bireye özel” bir inanç kurumu olmasını sağlayan toplumsal düzenlemeyi gerçekleştirirken; “Ayaklar baş olamaz” sözünü de rafa kaldırdı. Feodalizmin iktidarına son vermiş bir burjuva demokratik rejiminde; burjuva siyasetçiler bu sözü söylemezler. Ya da düşünseler dahi aleni bu türden saltanat arzusunu yansıtan fikirleri dillendirmezler. Pratikte siyasi iktidarın babadan oğluna miras kalacak bir normda olmasını ve hep kendilerinin “baş” olarak kalmalarını arzu etseler dahi, bunu ifade etmezler. Ama pratikte bu baylar devlet organlarında ve sivil toplum örgütlerinde “baş” olma konumunu korumak için her türlü girişimde bulunurlar.

 

 

CUMHURİYET DEVLETİNDE “AYAKLARIN BAŞ OLMA” SÜRECİ

 

 

 

Türkiye Cumhuriyeti; Türk burjuvazisinin, ulusal bir devlet kurma gücü olmamasına rağmen burjuvazi adına kurulmuş bir devlettir. Bu durum devletin biçimlenmesinde önemli bir etken olarak rol alır. Devlet aygıtlarında, Osmanlı paşaları, Küçük burjuvalar, feodal beyler (Kürt, Türk, Laz, Çerkez vb.) ve şeyhler yer alır. Devletin adı burjuvadır ama devletin felsefesi, Soylular zihniyetini içerir. Söylemde “köylü milletin efendisidir”, ancak gerçekte soylular efendidir. Burjuva devlet kurucuları; halkı selamete götürmeye yetenekli “özel ve üstün vasıflı” soylu insanlardır. Devlete biçim veren oligarşi; burjuvazinin doğuşunu sağladığı oranda kendini; burjuva sınıfın da üstünde mutlak efendi olarak görür. Bu dönemde, toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıfların yönetimde söz sahibi olma ya da yöneticilerin rotasını etkileme olanakları yoktur. Devletin biçimi, kral yetkisini ve iradesini kimliğinde toplayan başbuğun otoritesini mutlak kabul eden, devleti kuran elit kadronun (oligarşinin) erkini tanımlayan cumhuriyettir. Bu Cumhuriyet,  halka kendi yazgısı konusunda söz hakkı vermeyen devlettir. Dolayısıyla devlet halk için dışsal iktidardır. Cumhuriyetin şefi; toplumun gereksinimlerinin ne olduğunu düşünen ve bu nedenle toplum adına karar verendir. Oligarşi cumhuriyeti “Ayakların, başları yönetmesinin mümkün olmadığının” ispatlandığı tipik bir rejimdir. Başbuğ toplumun yazgısını çizecek güce ve tabusal vasıflara sahiptir. Bu vasıflar kralları dahi imrendirecek ölçüde kutsal ve eleştirilemezdir. Şef devletin sahibidir. Cumhuriyetin adı, Mustafa kemal’in adıyla anılır. Millet meclisine Mustafa Kemal’in onayı olmadan vekil giremez. Burjuva cumhuriyetin kurulmasında oligarşinin ve Mustafa Kemal’in önderlik rolü önemlidir. Bu rol devlet erkinin sahibi olmanın koşuludur. Devletin biçiminin burjuva parlamenter cumhuriyet olduğu söylemde kabul edilse de, pratik işleyiş iddianın aksini gösterir. Sınıf erkinin belli bir azınlığın elinde olduğu, feodalizmin var olma olanak ve koşullarının temizlenmediği, feodal unsurların, siyasi erkin yönünü belirleyen önemli bir güç olduğu, dinin devlet eliyle kontrol edilerek, “önderlik” aklına uygun yönlendirildiği; dolayısıyla laiklik ilkesinin pratik karşılığının gerçekleşmediği, (vb.) somut bir durumdur. Bu olgu; kurucu önder ve kadronun burjuva demokrat, modern ve aydınlanmacı olmadığının ispatıdır. Burjuva devrimleri sonucunda kurulan devletlerin biçimi ile Türkiye cumhuriyet devletinin biçimi birbirinden önemli ölçüde farklıdır.   Sömürge ve yarı sömürge ülkelerde, ( Dolayısıyla, burjuvazinin devrimin omurgasını oluşturacak güce sahip olmadığı ülkelerde ) burjuva devrimci hareketlerden ideolojik ve siyasi anlamda etkilenen, eski rejimin devlet aygıtlarında görev yapan kadroların, küçük burjuva meslek sahiplerinin öncülüğünde, burjuvazi adına devlet kurulmasının mümkün olduğu görüldü. Ancak bir burjuva devrimi gerçekleştirilmeden kurulan devletin, eski sınıfların devrimle alaşağı edilmesiyle kurulan devletlere göre, daha baskıcı, tepeden inmeci ve eski rejimin kalıntılarını koruyucu karakterde olması kaçınılmazdır. Kuşkusuz bu haliyle kurulan devletin, adına uygun işleyişe sahip parlamenter cumhuriyet vasfında olması da mümkün değildir. Kuruluş ve gelişme sürecinin sancılı olması; toplumsal kriz üretmesi ve otoriter kurumların / kimliklerin toplumsal yaşamın organize edilmesi için gerekli olduğu fikrinin “genel” kabulü; doğrudan Türkiye cumhuriyet devletinin biçimlenişine bağlıdır. Devletin işleyiş tarzı ve oligarşinin otoriter yapısı; süreç içerisinde ortaya çıkan siyasi gericiliğin, özellikle de dini arkasına alarak siyaset sahnesinde rol alan siyasi akımların hayat bulacağı koşulları oluşturduğu açıktır.

 

Devletin mutlak şefinin ölümü, yapısal bir değişime yol açmadı; oligarşi yeni şefin yönetiminde erkini sürdürdü. Ancak bir farkla;  Mustafa Kemal, oligarşinin muhaliflerle ve düzen karşıtlarıyla savaşımında,  sırtını dayadığı bir puta dönüştürüldü. Ölümünden sonra Atatürk adı daha yüce bir anlam kazandı.  O hale geldi ki; burjuva iktidar partileri gibi, burjuva muhalefet partileri de Atatürk’e sırtını yaslamadan söz edemez oldu. Kuşkusuz Atatürk fetişizmi, oligarşinin toplumu yönetme otoritesini sağlaması için gerekli idi. Bu zorunluluk; Atatürk’ün adının, dokunulmaz, eleştirilemez “kutsal” ilan edilmesini getirdi. “Atatürk” devlete ruh kazandıran yüce önderdi. Cumhuriyet anayasasının değiştirilmez maddeleri, devletin ve aynı zamanda devlete ruh kazandıran “önderin” kutsal vasıfla yeniden nitelendirilmesini içeriyordu. Toplumun yöneticileri, fetişleştirilmiş önderin, kendini dahi aşan heyulasının yarattığı gücü, “Demokles’in kılıcı” gibi ezilen sınıfların başları üzerinde tutarak onu sınıf iktidarının aracına dönüştürdüler. Önderin kutsallığını kendi otoritesinin aracı olarak kullanma ihtiyacı; toplumsal grup ve sınıfın,  önderi “tanrısallaştırmasının” nedenidir. Önderin sanal gücünü, erkin sürdürülmesi için gerekli gören sınıf ya da yönetici grup, kendi selameti için önderi putlaştırır.

 

Kapitalizmin gelişime seyri, aynı zamanda devleti yönetme anlayışını da göreceli olarak değiştirdi. Bu değişimin oligarşi içerisinde çatlaklar yaratması normaldi. Öyle de oldu. Oligarşi kendi içinde bölündü; ama doğal olarak, her iki tarafında bayrağında “Atatürk” yazılı idi. Atatürk’e rağmen tarafların erk sahibi olması düşünülemezdi. Dini mezheplerin; ait olduğu dinin tanrısı ve peygamberinin gölgesi altında var oluşu ve bölünmenin tanrının ve peygamberin bayrağı altında gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Dinsel mezhepler gibi putlaştırılmış kurucu önderin bayrağı altında gruplar, önderi temsil hakkını kendinde görerek vücut bulur. Bu durum yaratılan fetişin esiri olmayı betimler.

 

Emperyalist sermaye ihracının yoğunluğuna bağlı olarak 1950’ler sonrası kapitalizmin gelişmesi; sermaye sahiplerinin “devlet bizim” fikrini dillendirmesinin önünü açtı. Bu durum “burjuva devletin”, burjuva normda nitelik kazanması gereğini dayattı. Devletin yapısının zorunlu değişimine ayak direyen kadronun direncinin, başka toplumsal gruplar tarafından kırılması zordu.  Dolayısıyla, emperyalist sermaye destekli burjuvazi, devletin biçiminin değiştirilmesi rolünü; devletin sahibi olduğu iddiasında olan ve bu nedenle kendini onu biçimlendirmeye de muktedir gören kadronun üstlenmesine gönülden rıza gösterdi. (Bu ülkeye komünizm gerekliyse onu da biz getiririz lafı boş söylenmiş bir söz değildir; bu söz, devletin sahibi oldukları iddiasında olan yönetici kadronun, her şeye muktedir biziz anlayışının ifade edilmesidir) Devlet biçiminin sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda değişimi; parlamenter sistemin kısmen burjuva tarzda işlemesini de beraberinde getirdi. Devlet, iktisadi ilişkilerin değişimine bağlı biçimde, tedrici olarak, elit bir kesimin görev aldığı aygıtlar tümlüğü olmaktan çıktı; yataylaştı. Kuşkusuz bu süreç, kendini devletin sahibi olarak gören kadronun sürekli müdahalesiyle karşılaşarak yürüdü. Ama bu karşı dirence rağmen; değişim sürecinin ivmesine bağlı olarak, her sınıftan vatandaşın devlet aygıtlarında görev alması da gerçekleşti.

 

 

OTORİTER KÜLTÜR SİYASİ GERİCİLİĞİ BESLEYEN ZEMİNDİR

 

 

 

Asıl olarak T. Erdoğan, kapitalist sistemin gelişim seyrinin biçimlendirdiği yönetim anlayışının gerçekleşmesinin ürünü ve örneğidir. Bu nedenle Tayip Erdoğan’ın “ayakların başları yönetmesi mümkün olur mu? Olursa, kıyamet kopar.” sözünü kullanması abesle iştigaldir. Eğer, kapitalistleşme süreci, bu sözün pratik karşılığının zeminini bozmasaydı; Tayip Erdoğan “Baş” bakan olamazdı. İşin trajik ve komik yanı şu ki; AKP hükümetinin görev yüklenmesi; kendini devletin sahibi ilan eden elit unsurların iddiasının aksine; elit dışında vatandaşlarında yönetici olabileceğinin kanıtıdır. Aslında T.C Devletinin sahibi oldukları iddiasında olan elit unsurların, AKP önderlerine bozuk çalmasının önemli bir nedeni de budur. “AKP’nin kadrolaşması” Elit dışı insanların da devlet aygıtları içerisinde “elit kadronun” yerini almasını ifade etmektedir.  Ancak bu noktada asla göz ardı edilmemesi gereken nokta; esas olarak AKP’nin de kapitalist düzen partisi olduğudur. AKP kadrolarının yasama ve yürütme aygıtlarında konumlanma durumu; küçük burjuva kimliğiyle değil ama; din referansıyla küçük burjuvaların devlet aygıtlarına yerleşmesinin mümkün olabildiğinin ispatıdır. Küçük burjuvazinin din referansını kullanması, toplumun büyük çoğunluğu ile bağ kurmasının ve bu gücü arkasına almasının aracıdır. Diğer yandan, aynı durum Kürt kimliği ile Kürt beyleri ve küçük burjuva unsurların meclise girmesiyle de gerçekleşti. Bu siyasal olgu, ezberi bozdu. Ezberin bozulmasının bir yönü din ve Kürt kimliğinin devlet ayıtlarında yer almasıdır, ama asıl olarak ezberin bozulması, her vatandaşın devlet aygıtlarında yönetici olabilmesinin mümkün olduğunun pratik olarak da görülmesidir. Bu toplumsal olgu, devlet anlayışının, burjuva demokrasisine doğru tedrici olarak değiştiğini gösterir. Kuşkusuz bu görüntü de eksik kalan emekçilerin de  “sosyalist” kimlikle burjuva demokrasisinin unsurları olarak rol almasıdır. Bu resim tamamlandığında; Türkiye de burjuva devlet sağlam ayaklar üzerinde oturma olanaklarına kavuşmuş olacaktır. Burjuva demokrasisi, burjuva sınıfa, iktidarını sürdürmenin en güçlü olanaklarını sunarak; rahat soluk almasını sağlar.

 

Erdoğan”ın “ayakların baş olması mümkün değildir” sözünü kullanması kendi durumunun inkarıdır. Bu sözler, onun da, kendini devletin sahibi olarak gören zevatla, aynı otoriter zihniyette olduğunu gösterir. Bu çelişki Erdoğan’ın toplumsal gelişme konusundaki cehaletini belgeler. Burjuva düzen örgütü olan AKP’nin önderi; siyasi kimliğinin toplumsal niteliğe dönüşmesine olanak tanıyan burjuva modern devlet anlayışını savunacağına; tam tersine kendine siyaset yapma yollarını tıkayan devlet dilini kullanmaktadır. Toplumun büyük çoğunluğu da bu dili kullanan Erdoğan’a onay veriyorsa; Türkiye” de feodal, dini ritüellerin hala toplumun ve özel olarak da siyasilerin kafalarına yön verdiği açıktır. Bu tarz söylem, cumhuriyetin kurucu oligarşisinin devlet anlayışını besler. Çünkü Kemalistler, yöntem ve dil olarak feodal ve dini kurumların otoriter tarzına yakın durmaktadırlar.  Bu durum, Türkiye” de burjuva demokrasi kültürünün egemen olmadığını ve burjuva modern zihniyet karşıtı (Siyasi gerici) fenomenlerin, toplumu yönlendiren kültürel hegemonyayı da belirlediğini gösterir. Bu yapısal kült, toplumun büyük çoğunluğunun kabulüdür. Toplumun büyük çoğunluğunun kendini “kul/ efendi” ilişkisiyle tanımlanması bu kabulün önemli bir göstergesidir. Bunun anlamı, burjuva demokrasi kültürünün, tekelci sermayenin ihtiyacı olduğu anlamda göreceli istenilir bir durum olmasına karşın; ezilen ve sömürülen çoğunluk tarafından benimsenmediğidir. Öyle ki; ezilen sınıflar kendi çıkarlarının yansıması olan kimlikleriyle, devletin elit anlayışına karşı siyaset sahnesine çıkmak yerine; din referanslı ve dolayısıyla otoriter vasıflı burjuva parti ve Kürt referanslı burjuva düzen partilerinin çatısı altında;  burjuva rejim siyasetinin payandası olmaya rıza gösteriyorlar. Bu partiler de en az karşı çıktıkları devletçi zevat ve parti kadar otoriterdirler. Siyasi partilerin otoriter yapısını besleyen; feodalizmin ve İslam dininin otoriter vasfını içselleştirmiş kültür üzerine eklenmiş cumhuriyetin otoriter vasfıyla perçinlenen kültürdür. Bu kültürü içselleştirmiş toplumun yaşam tarzının, burjuva modern yaşamla inatlaşması ve çatışması kaçınılmazdır. Anlaşılması gereken; Din referanslı partilerin; devlet aygıtları ve yöneticileriyle çatışmasının bu günkü didişmenin görüntüsü olduğudur. Asıl olarak, din referanslı hükümet ve parlamento üyeleri ile birlikte, diğer devlet aygıt yöneticilerinin hemen hepsi, aynı cephededirler ve burjuva modern demokratik kültürün yaygınlaşmasına karşıdırlar.

 

Son zamanlarda çok sözü edildiği için belirtmekte yarar görüyorum: Cami imamı, öğretmen ve karakol polisi devletin kılcal damarlarını oluşturan unsurlardır. Bu meslekten bireyler yönetici değillerdir; devlet korkusunun vatandaş üzerinde yaratığı otoritenin sağladığı olanağı kullanırlar. Polis, devletin baskı aygıtlarının kılcal unsuru olarak görev yapar. İmam ve öğretmenin, (Okul ve caminin)  asıl görevi ise; cumhuriyet ideolojisinin farklı ilişki ve olanakları kullanılarak toplumun “terbiye” ve ıslah edilmesidir. Cumhuriyet her dönemde, bu iki unsuru, toplumun ideolojik yükleminde ajan olarak kullandı. Başarısız sayılmaz da. Öğretmenler ve memur imamlar (öğretmen ve imam olan Kürtler de dahil) toplumun genel terbiyesini sağlarken özel olarak da Kürtlerin asimile edilme hareketinde etkin rol aldılar.  Türkiye’deki siyasal gelişmeleri, kapitalizmin gelişme seyrine ve devletin biçimlenmesine doğrudan bağlamayan ideologların sorunu öğretmen/imam çatışması olarak yansıtması aldatıcıdır. Şerif Mardin’in “cumhuriyetin aydınlanmacı öğretmeni, mahallenin gelenekçi imamına yenildi” görüşü tam da bu aldatmacaya bir örnektir. Öncelikle belirtmek gerekir ki; mahallenin imamı ile öğretmenin çatışmasının, sürecin yönünü belirlemedeki rolü hemen hemen hiçtir. İkinci olarak; öğretmeni aydınlanmacı gören anlayış; burjuva devletin kurucu oligarşisini de aydınlanmacı kabul eden savın üzerine oturur. İnsanlara okuma/yazma öğretmenin ve diğer yandan yurttaşları burjuva düzene uygun terbiye ve ıslah etmenin aydınlanma sayılması; Türkiye deki ideologlara özgü bir görüştür. Eğer bu görüş doğruysa; cumhuriyetin ücretli memuru olarak dini araçları kullanıp toplumun manevi dünyasının, burjuva cumhuriyet düzen ilkeleriyle uyumlu hale getirilmesini sağlayan unsur olduğu anlamda, cami imamı da aydınlanmacı sayılmalıdır. Somut durum, cami imamı ile öğretmen arasındaki çelişkinin bir kurumdaki aynı dairenin iki memuru arasındaki çelişki kadar olduğunu gösterir. Aynı dairenin iki memuru arasındaki, otorite payı elde etme arzusuna bağlı çelişki; sınıflar arasındaki çatışmanın, rejimin biçimini belirleyici olması yanında hiçbir anlam ifade etmez. Burjuva devlette memur kendine emredileni yapar; bürokratlar, komutanlar, yargıçlar devletin işleyiş rotasını çizer.

 

Cumhuriyet devletinin aldığı siyasi tedbirlerin ve hukuki düzenlemelerin; feodalizmin ve dinsel otoritenin direncini kırdığına ilişkin bir iddia var. Bu iddia bir yanılsamadır. Yasal düzenlemeler “yeni” yaşam tarzının toplum tarafından benimsenmesini sağlamaz. Yasalar “eski” yaşam tarzına ilişkin edinimlerin aleni yaşanmasını önler, ama aynı zamanda eski argümanların toplumun bilinçaltına itilmesini sağlar. Toplumsal duruş fetişlerinin bilinçaltına itilmesi, eski yaşam tarzına ait fetiş değerlerinin yok olması anlamına gelmez. Ancak, doğrudan kapitalizmin gelişme seyrine bağlı olarak; bilimsel ve teknolojik ilerleme merkezli yaşam tarzının içselleştirilmesi, toplumsal gericiliğin var olma koşulu olan unsurların direncini kırar. Türkiye ‘de bilimsel ve teknoloji merkezli yaşam tarzının gelişme seyri, “emperyalist sermaye ihracına” bağlı olduğu ölçüde; iğdiş edilmiş durumdadır. Bu nedenle, burjuva yaşam tarzı, emperyalizme bağımlı kapitalist gelişmenin sağlayabileceği güdük ölçekte  “eski” yaşam tarzının inadını kırabilmiştir. “Eski” ile “modern” karışımının sonucu kurulan ise; Arabesk yaşam tarzıdır.

 

Türkiye’de Tanrıyı, peygamberi ve İslam otoritesinin ya da devletin simgelerini eleştiren (yeren) yurttaşın cezalandırılmasını, zina yapan kadının taşlanmasını caiz gören önemsiz sayılamayacak bir kesim var. Diğer yandan Kürtlerin, Rumların, Yahudilerin, Ermenilerin, Arnavutların, Boşnakların, Çerkezlerin, ayrı ulus olduklarını inkar eden ve bu ulusların Türk kimliğini benimsememesini “ihanet” sayan ve 301. sayılı kanunu gerekli gören toplumsallaştırılmış bir ön yargı mevcut. İşin tuhaf yanı; İslam şeriatı ile yönetilen ülkelerde, tanrı, peygamber ve din karşıtı söylemin cezalandırılmasının “akıl dışı” uygulama olduğunu söyleyen burjuva sol parti yöneticileri, yandaşları ve sendika yöneticileri; Türkiye’de “Atatürk’ü koruma kanununun” geçerli olmasını normal karşılayarak, bu kanuna aykırı davrananların cezalandırılmasını hararetle savunuyorlar. Bu savunu sahibi zevatın aynı zaman da, “burjuva modern yaşamın”; toplumsal ilerlemenin ve demokrasinin ön koşulu olduğu gerçeğini dilinden düşürmemesi abesle iştigaldir.

 

 

SINIF DEVLETİNİN YAPISINI ÜRETİM TARZININ VASFI BELİRLER

 

 

 

 

Feodal toplumda devlet ve kral otoritesi, toplumun üzerinde ve dışsal normda örgütlenmiş bir güçtür. Feodal devlet aygıtları, topluma göre “yabancı”, ayrık bir konuma sahiptir. Toprakların krala ve soylulara ait olması ve kölelerin, serflerin bu topraklarda karın tokluğuna çalışması siyasal sitemin yapısını belirler. Devletin biçimi değişmez kabul edilir ve devlet, mutlak otorite olan kralla özdeştir; dolayısıyla devleti biçimlendirme konusunda vatandaşın söz hakkı yoktur. Feodal devlet vatandaşın dışında bir kurumdur. Feodal toplumda erk kurumları, öncelikli ve özel olarak soylular tarafından yönetilir. Soylu olmayan devlet yöneticiliği yapamaz.

 

Feodal sistemden farklı olarak; kapitalist üretim tarzı; işçinin işgücünü “özgürce” pazarlama durumunu yarattı. Ve bu  “özgürleşme” temelinde devlet yapılanması da kökten değişime uğradı. Burjuva devrimin en önemli icraatı; devleti yataylaştırarak biçimlendirmesidir. Kapitalist toplumda devletin biçimlendirilmesi; sınıflar çatışmasına doğrudan bağlıdır. Bu nedenle devlet dışsal değil içsel bir kurumdur. Bu şu demektir, devlet, devasa ve yaygındır. Toplumun içine nüfus eden, geniş ve esnek bir güçtür ve toplumun tüm katmanlarından bireylerin devletin yükümlülüğünü üstlenme durumu söz konusudur. Herhangi bir vatandaş memur olarak bürokratik işleyiş içerisinde görev alır. Polis emeğini devlete ücret karşılığı satan bireydir. Her vatandaşın orduda her kademede görev alması mümkündür.

 

Kapitalist toplumda, burjuva sınıfın iktisadi alanda üslenmiş üyeleri, iktisadi sistem içerisindeki erkleri oranında; devlet aygıtlarında görev almazlar; hatta hiç görev almazlar. Bu durum devletin sınıflar üstü bir nitelikte olduğu izlenimini verir. Oysa iktisadi erk sahipleri; devlet erkini yönlendirme gücüne ve araçlarına sahiptirler. Öncelikle belirtmek gerekirse, devlet, kapitalizmin koruyucusudur ve iktisadi hayatın, burjuvaziye can veren haliyle sürdürülmesi için gereken önlemleri ve araçları kullanan bir aygıtlar tümlüğüdür. Bu yapısal niteliği nedeniyle burjuva devlet; kapitalist sistemin efendilerine hizmetle yükümlüdür. Devlet, tek tek burjuva bireylerin değil; burjuva sistemin tümünün ve dolayısıyla tüm burjuvaların haklarının koruyucusudur. Ancak aynı zamanda, sermaye sahipleri, servetlerinin büyüklüğü oranında; devlet aygıtlarının “kişi ve şirkete özel” hizmetinden yararlanma olanağına da sahiptirler.  Kapitalist sistem, servet sahibi sınıfa, feodal beyleri imrendirecek kadar lüks bir yaşam tarzı sunar. Bu yaşam tarzı devlet görevlerinin de gözlerini kamaştırır, ilgisini üzerine çeker. Devlet aygıtlarında görev alan her birey statüsü oranında bu parıltılı yaşamdan pay almayı arzular. Ancak devletin ücretli memurunun bu “lüks hayat” arzularının gerçeklik kazanması, servet edinim derecesine bağlıdır. Denilebilir ki; devlet görevlisinin yaşamsal idealini gerçekleştirmesinin yolu, servet sahiplerinin para kasasının önünden geçer. Devlet aygıtında görevli bireyin lüks yaşam arzusu; onu sermaye sahibine muhtaç kılar. Bu durum kapitalist devletle burjuva bireylerin ilişkisini kolaylaştırır. Kapitalist sistemde para/ servet (rüşvet) her dairenin kapısını açacak ve her daire yöneticisinin kalbini (midesini) fethedecek, imanını tazeleyecek ve aynı zamanda vicdanını rahatlatacak kutsal güçtür. Devletin her aygıtının, sermayenin hizmetine koşulmasında/ kullanılmasında rüşvet önemli araç olarak rol oynar. Bu ilişkilerde, Bankalar ve borsalar ile hükümet arasındaki ilişki fonksiyoneldir. Bu araçların yanında; emperyalist sermayenin ve yerli tekellerin medyayı, toplumsal eğilimleri yönlendirici bir güç olarak kullanması; burjuvazi ile siyasi partiler arasında özellikle seçim döneminde gerçekleşen bağış (rüşvet) ilişkileri; bürokratların, generallerin ve yargıçların, emekli olduklarında holdinglerin idari yönetimlerinde görev alma olasılığı nedeni ile bu unsurların görevleri sürerken sermaye sahipleriyle kurduğu ilişkiler; burjuva dayanışma örgüt yöneticilerinin dolaylı olarak hükümetleri ve devletin diğer aygıtlarını yönlendirmeleri;  sermaye sahipleri ile devlet aygıtları arasındaki bağın kurulmasını sağlayan önemli enstrümanlardır. Burjuva demokrasisi bu tür ilişkiler ve araçlar cennetidir.  

 

Devletin yaygın ve esnek biçimlenmesi aynı zaman da devletin sınıfsal yapısı hakkında yanılsama yaratır. Toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçiler devletin kendilerinin hizmetinde bir aygıt olduğu yanılsaması yaşarlar. Bu durum emekçilerin devletin eylemlerine rıza göstermelerinde önemli bir etkendir.  Ancak asıl olarak emekçi sınıfların burjuva devletin içselleştirilmiş niteliği nedeniyle devlet karşıtı bir duruşa kaymadıkları ve durumlarını kabul ettikleri görülür. Çünkü her emekçi, devletin kendisine hizmetle yükümlü olduğuna inanır ve kendisinin de devlet aygıtlarında görev alabilme olanağının olduğuna ilişkin ön kabulü vardır. Ki bu mümkündür ve devletin toplumun kendisi olduğuna dair görüşleri doğrulayıcı ve yanılsamalara temel zemin sağlayıcı koşullar vardır. Eğitilmiş (ıslah edilmiş) bir vatandaş, devlet içerisinde statüye erişebilir ve yasama, yürütme ve yargı aygıtları içerisinde “baş” olabilir. Devlet aygıtları yöneticisi; birey olarak burjuvanın dahi imreneceği ölçüde yaptırım gücüne ve yetkiye sahip olabilir. Ama tüm yetkisini ve yaptırım gücünü, kapitalist sistemin sınırları dışına çıkmadan ve kapitalist sistemin selameti için canla başla kullanır.

 

Burjuva demokratik kuralların “kısıtlı” işlediği ülkelerde; Siyasi alanda “Baş” konumuna gelmiş “ayak takımından” bireylerin; “baş olma” konumlarının yalnızca kendilerine ait bir yükselme olduğunu iddia etmeleri; Burjuva parlamenter rejimin yeterli olgunlukta olmadığının göstergesidir. Çağdaş burjuva toplumlarda,  “Ayakların baş olması mümkün değildir” ilkesi kabul görmez. Burjuva demokratik cumhuriyet rejimleri; pratik olarak ayakların baş olabileceğini kabul eder. Burjuva demokratik sistem, “ayak takımına” “baş olma” olanağını tanır. Burjuva sistemde bir emekçinin de baş olma olanağı vardır. Bu anlamda “ demokrasi” ile kapitalizm çelişmez. Kapitalizmin demokrasiyi reddettiği iddiası asılsızdır. Burjuva parlamenter rejimde; ayakların baş olması halinde kıyamet kopmaz. Bunun örneklerini görmek mümkündür. Birçok ülkede devlet aygıtlarında yöneticilik görevi üstlenen bireylerin emekçi çocuğu olduğu görülür. Hatta kendisi emekçi olan insanlarda rejimin her kademesinde yönetici konumuna ulaşabilmiştir. Burjuva devlet, emekçinin baş olmasının olanaklarını yaratır, ama tek bir koşulla; burjuva iktidarının sadık hizmetkarı olmak. Kapitalist işleyişin bir parçası olmak durumunda emekçinin baş olması mümkündür. Kapitalizm, devlet aygıtlarının soylular tarafından yönetilmesinin mutlak ve tanrısal bir norm olduğuna ilişkin kuralı yıktı. Herkesin yönetici olabileceğini ilkesel olarak kabul eden burjuvazi; devlet aygıtlarını yataylaştırarak toplumsal görünüm kazandırdı, ama aynı zamanda iktidar kurumlarının “kutsal olduğu” yargısını korudu.

 

Burjuva demokrasisi içerisinde emekçi çocukları da kapitalist devlete hizmet yükümlülüğünü “baş” olarak ifa edebilirler. Tek koşul kapitalist sisteme gönülden bağlılıktır. Baş olduğunda “Ben zenginleri severim” sözü, baş olmak için bir emekçi çocuğunun ya da emekçinin hangi vasfa sahip olacağını kaba ama net bir ifadesidir. Türkiye cumhuriyeti devletinin tüm kurumlarında yönetici olan bireyin kutsal kitabında ilk madde; egemen sınıfı egemen sınıf yapan üretim tarzına ve mülkiyet ilişkilerine sadakat göster ve hizmette kusur etme şeklindedir. Emekçi ya da emekçi çocuğu birey, devletin herhangi bir kademesinde “kapitalizme hizmet ilkesini” başına taç ederek yönetici olabilme olanağına sahiptir. Kaldı ki; Emekçinin baş olması; yalnızca devlet kurumlarıyla da sınırlı değildir. Kapitalist sistemde; burjuva devletin payandası olan “demokratik kitle örgütleri” de emekçi bireye bu olanağı sağlar. Bir işçi; sendika yöneticisi olma şansına sahiptir ve profesyonel sendikacı olduğunda yönetme hakkını da elde edebilir; ancak sendika üyesi bir işçi kendi örgütünün yönetimine karışamaz; o kendini sendika ağasının yönetimine bırakır. Bir insan ancak statü sahibi ise, yönetme gücüne sahiptir.

 

Yönetici olduktan sonra birey aslını inkar eder. Nereden geldiği değil, nerede olduğu önemlidir. Olduğu yerin kendisine kazandırdığı kimliğin söylemi, ideolojik olarak otoritenin dilidir. Tanrıya ve krala has yönetme yeteneği verili olarak kendisinde tezahür etmiştir. Dolayısıyla onun yönetim eylemine karışmak, tanrının ve yeryüzü krallarının emrinden çıkmak anlamına gelir;  tanrıya ve öndere “akıl vermek” kıyameti çağırmaktır. “Ayakların başları yönetmesi mümkün değildir” sözünün içerdiği gerçek şudur; emekçiler, sınıf tavrını koruyarak yöneticilerin işine karışamamalıdırlar. Asıl olarak da söylenmek istenen şey; kapitalizme karşı bir devrimci duruş göstermek “kıyamet” alametidir. Bu gerçeklik üzerine oturan korku; Tüm burjuva parti yöneticileri beyninde yer etmiştir. Kapitalist düzen içinde konumlanmış her kurumun “başı”, kapitalizme karşı gelişecek bir devrimci tavrın; aynı zamanda kendi konumunu yıkacak bir tavır olduğu bilincine sahiptir. Bu nedenle, burjuva parlamenter sistemin herhangi bir aygıtında yer alan yönetici, rejimi zorlayan “ayak takımı” hareketine karşı durmayı yaşamsal gereklilik sayar.

 

Ancak önemle vurgulanması gereken nokta; emekçilerin eylem gücünün ve seviyesinin, yönetici kadrolarının eğilimlerini etkilediğidir. Emekçiler eylemleriyle yöneticilerin eğilimlerine yön verebilir durumdadırlar. Sınıf mücadelesinin ivmesi yönetici grubun yönelimini etkiler; onların toplum tasarımlarının yönünü değiştirir. Burjuva yöneticiler, İşçi sınıfı hareketinin gücü nedeniyle, toplumun yönetilmesine ilişkin fikri tasarımlarının ideal pratik ifadesini gerçekleştirme olanağından yoksun kalırlar. Ezilen sınıflar, (ayaklar) egemen sınıf temsilcilerinin (başların) zihninden geçeni uygulama olanağını kısıtlayabilecek bir güçtür. Dolayısıyla yönetilenler zımnen yönetenleri yönetirler. Emekçilerin eylemleri ve burjuva sınıf yöneticilerinin bu eylemlere karşı duruşu; (sınıf çatışması) devletin sınıf yapısını değil ama; biçimini belirler.

 

 

BURJUVA DEMOKRASİ SINIF DEVLETİDİR

 

 

 

Bugüne kadar kendi ulusal kimliklerini inkar ederek; devlet aygıtlarında yönetici olarak yer alan; Kürt, Laz, Rum, ya da egemen mezhep tarafından dışlanan ve kendini inkara zorlanan alevi yurttaşların; ulusal ve dinsel kimlikleri ile devlet aygıtlarında yer almalarının yolu açılıyor. Bu durum, kapitalist düzene imanın, yeni bir tarzda gerçekleşmesidir. Burjuva demokratik sistemin sağlam ayaklar üzerine oturmasını sağlayacak bu anlayış, Kürtlerin, Rumların, Boşnakların, Çerkezlerin Lazların, Alevilerin, kendi ulusal/ dinsel kimliklerini kullanabilmelerinin sağladığı vicdan rahatlığıyla, devlete bağlanmasını, sadakatle hizmet etmesini sağlayacaktır. Sermaye sahipleri için önemli olan; burjuva demokratik devlet aygıtlarında görev alacak kişilerin toplumsal kimliği değil; ona sunduğu yönetici kimliğini hak etme performansıdır. Sermaye sahiplerinin ve burjuva demokrat ideologlarının, siyasetçilerinin dillendirdiği “demokrasi” fikrinin felsefi zemini budur. Bu görüşün Avrupa kaynaklı olması da şaşırtıcı değildir. Çünkü Avrupa burjuvazisi, deneyimleriyle burjuva demokrasisinin, burjuva iktidarı için tehlike olmadığını; aksine anti- kapitalist güçlerin yıkıcı vasfını elimine ettiğini gördü. Bu güçlerin içselleştirilmesi, burjuva devletin daha güçlenmesini ve sermayenin dönemsel krizleri daha rahat atlatmasını sağladı. Avrupa ülkelerinde kendini sosyalist olarak tanımlayan partilerin varlığı devleti güçlü kılıyor. İspanya’ da sosyalist referanslı bir kadın milletvekilinin Milli Savunma Bakanı olarak ordunun “başkomutanı” olması ve ama “yaşasın kral” diyerek de devlete bağlılığını ilan etmesi, burjuva devleti rahatlatıcı ve güçlendirici bir durumdur. İspanya devletinin, ETA ile barışması;  yıkıcılığın önüne set çekilmesi anlamına gelmektedir. Güney Afrika’ da, kendini devletin sahibi olarak gören beyaz azınlığın; Güney Afrika halkının sistem tarafından içselleştirilmesini tehlike olarak görmesi boşa çıktı. Burjuva demokratik değişim; ayakların baş olmasının yolunu açtı; Mandela’nın, Afrikalı kimliğiyle devlet başkanlığı koltuğuna oturması ve halkın düzen içerisine çekilmesi; Güney Afrika halkının yıkıcı gücünün önüne set kurulmasını sağladı. Korkulan olmadı ve Güney Afrika Cumhuriyetinde; demokratik değişim sayesinde; küresel ve yerel sermaye egemenliği rahatlığa ulaştı. Türkiye’de Kürtçe dilinin kullanılması serbest kalınca; konuşulursa “bölünme” kaçınılmaz gelir kabusu sona erdi. Kürtçenin, Kürt ulusunun ana dili olarak yasal kabulü; Kürtlerin devletle bağını güçlendirdi. AKP’nin hükümet eden parti olarak Kürt ilerinde oy oranın artması bunun göstergesidir. Kamu emekçilerinin (işçilerinin) hak alma mücadelesi verirken yükselen mücadele ateşi; sendikal haklarının yasayla tanımlanması ile birlikte söndü. Şimdi sendikalı kamu emekçilerinin ( işçilerinin ), örgütleri vasıtasıyla devletle bağları (düzene bağlılıkları) daha da perçinlendi. İşçi Sendikalarının  (DİSK ve KESK de dahil) ve meslek odalarının varlığı; ezilen sınıfların dipten gelen yıkıcı dalgasının, elimine edilerek deniz içerisinde sönmesinin olanağıdır. Ki bu nedenle burjuva demokrasisi; burjuva sistemin teminatıdır.

 

Burjuva demokrasisi; toplumda, yönetenle yönetilenin, ezenle ezilenin var olduğunun kuramsal ve pratik kabulüdür. Bu kurumsal kabul, emekçilerin, burjuva iktidarı onaylamasının ifadesidir. Burjuva demokrasisi, yönetilenlerle yönetilenlerin, yönetenler lehine uzlaşmasıdır. Daha doğrusu, burjuva  demokrasisi, ezilenlerin, burjuva iktidarına rızasını betimler. Bu rıza durumunun sınıflar arasındaki ilişkinin nedeni ve sonucu olduğu da bir gerçektir. Bunun anlamı şudur; Çağdaş burjuva düzende, iktidarın siyasi aygıtlarının biçimlenmesi, genel iktisadi işleyişin ifadesidir (yansımasıdır). Ve genel iktisadi işleyişin yarattığı sınıf çatışmasının biçimlendirdiği devlet; kendi hukuku içerisinde “tutarlılık” göstermek zorundadır. Ezilenlerin kapitalist düzene bağlanmasında bu görüntü önem kazanır. Görüntünün “tutarlılık” durumu; kapitalistlerin devleti kullanma olanaklarına sahip olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesini sağlar.

 

Ancak; bu dönem burjuva düzenin erk grupları arasında yaşanan sürtüşmeler gösteriyor ki;  kendini devletin sahipleri sanan zevat kadar, din referanslı parti önderleri de, emperyalist sermayenin ve Türkiye burjuvazisinin gereksindiği yönetim tarzını ve döneme uygun istemini anlamakta zorluk çekiyor.

 

Tüm burjuva parlamenter cumhuriyet rejiminde ayakların “baş” olması olanaklıdır. Burjuva sistemin omurgasını oluşturan ilkelerden biri olan bu düstura emekçilerin yaklaşımı nasıl olmalıdır sorusu tam da bu belirlemeyle önem kazanıyor. Burjuvazinin feodal rejime karşı “özgürlük, eşitlik, adalet” bayrağı altında savaşarak; “ayakların da baş olmasını mümkün kılan koşulları” sağlayan bir rejim kurduğu doğrudur. Burjuva parlamenter cumhuriyet rejimi “ayakların baş olma” olanaklarının olduğu bir düzendir. Aynı şekilde, “eğitimin üretim için yapılması”, “Özerk Üniversite”, “ezilen sınıfların örgütlenme haklarının yasalarda yer alması”, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ve “her yurttaşın düşüncelerini açıklama ve ifade etme özgürlüğünün yasalarla tanınması” da burjuva sistemin olgunluğunun göstergesidir. Bu gerçekliği göz ardı ederek; toplumsal düzenlenişe ilişkin, burjuva demokratik söylemin, sosyalizmin dili haline getirilmesi; sosyalist hareket önündeki en büyük handikaptır. “Ayaklar baş olacaktır” sözü sosyalizmin düsturu değildir. Sosyalizmin düsturu; Toplumsal sistemin, yöneten ve yönetilen fenomenlerin reddi üzerine oturacağını anlatır. Organize bir topluluğun ya da örgütün yöneticisiz olamayacağı fikri sınıflı toplum ideologların ve siyasilerinin iddiasıdır. Sosyalizm, bu iddianın reddinin pratik ifadesini mümkün kılan toplumsal ilişkiler tümlüğüdür.

 

 

Haziran.2008

BABÜR PINAR

Yorum (1) Yorum yaz!

27 MAYIS DARBESİNİN SINIFSAL ANALİZİ

25/5/2008 · Kategori: Politika

EMPERYALİST SERMAYE İHRACI SİYASİ YAPININ YENİDEN BİÇİMLENMESİNİ DAYATTI

 

 

Burjuva ulusal devlet kurarak siyasi bağımsızlığını kısıtlı ölçekte kazanan Türkiye burjuvazisinin, ekonomik olarak güçlü ve bağımsız olmadığı saptanabilir bir gerçektir. Ekonomik güçsüzlük, ayakta durabilmek için gerekli sermaye birikiminden yoksunluk ve emperyalist ülkelerle var olan köprülerin atılmaması, Osmanlı Devleti’nin siyasi mirası ile birlikte tüm ekonomik borçlarının ve sorumluluklarının yüklenilmesi; işin başında Türkiye’nin emperyalizmin iktisadi sömürgesi olma durumunun devamlılığını sağlayan faktörlerdi. Kazanılan kısıtlı siyasi bağımsızlığa ve ulusal burjuva siyasilerinin cumhuriyetin kuruluşuna önderlik etmesine rağmen; Türkiye’nin emperyalizmin ekonomik sömürgesi olma durumu sürdü. Dolayısıyla Türkiye cumhuriyeti nispi bağımsız devlet olarak yapılandı. 1923 yılından başlayarak 1950 yılına kadar, Türk burjuvazisi ile emperyalist burjuvazi arasında yoğun bir ekonomik ilişki -sermaye ihracı anlamında- gelişmedi. Bunun nedenini, ulusal burjuvazinin anti-emperyalist tavrına ve Türkiye’nin sınırlarına büyük gümrük duvarları konulmasına bağlamak hata olur. Lenin’in belirttiği gibi; “Mali sermaye, ekonomik ve uluslararası işlerinde o kadar önemli ve büyük bir güçtür ki, politik anlamda tüm bağımsızlığa sahip devletlere bile boyun eğdirebilir ve zaten eğdirmektedir de”(1) Emperyalist mali sermaye, ekonomik ve uluslararası işlerinde “büyük bir ekonomik güç” olmasına karşın, 1923-1950 döneminde, Türkiye’yi tam sömürge haline getirme konusunda yeterli çaba sarf etmemiştir. Oysa Türkiye burjuvazisinin bu dönemde, güçlü bir gelişme için gerekli sermaye birikimine sahip olmadığı ve her an “yoğun sermaye ihracı”na muhtaç olduğu bilinen bir gerçektir.

 

Üzerinde durmamız gereken önemli bir sorun; Emperyalistlerin, genellikle sermaye için “karlı” bir yatırım alanı olarak görmedikleri ülkelere sermaye ihracı yapma konusunda tereddüt ettikleri gerçeğidir. Küresel mali sermaye, kârlı bir yatırım alanı olarak görmediği ülkelere sermaye aktarma zorunluluğu duymayabilir ve sermaye ihracı için az gelişmiş ülkelerde, Lenin”in deyişiyle, “kapitalizmin yüksek derecede olgunluk kazanmasını”(2) bekleyebilir. Buradan hareketle, geri kalmış ülkelerde kâr oranının düşük olduğunu söylediğim anlaşılmamalıdır. Burada belirtmek istediğim; Emperyalizmin, sermaye ihracı için bir tercih sözkonusu olduğu zaman “en kârlı” yatırım alanlarına yöneldiği ve bu kârlılık derecesine göre söz konusu ülkelere sermaye ihracında öncelik tanıdığıdır. Yoksa “geri kalmış ülkelerde kâr her zaman yüksektir; çünkü buralarda sermaye pek az, hammadde ucuz, toprak fiyatı nispeten düşük, ücretler azdır”(2) Kaldı ki; söz konusu ülkelere sermaye ihracının yapılmaması, bu ülkelerin birer meta pazarı olmasını da engellemez.

 

1923 sonrası, Türkiye’deki ekonomik ve siyasi durum, sermaye ihracını cezbedecek, iç açıcı bir tablo çizmiyordu. Sanayi için önemli hammadde yoktu. Zengin maden yatakları olan bölgeler de zaten mali sermayenin denetimine girmişti. Örneğin Musul bir petrol bölgesiydi ve bu bölge Türkiye sınırları dışına çıkarılmıştı. Anadolu’da tarım zayıftı ve “belirlenmiş” maden yatakları yok denecek kadar azdı. Ulusal kurtuluşçu öğeler barındıran bir savaştan yeni çıkmış bir ülkede anti-emperyalist eğilimlerin yoğunlaştığı da düşünülürse; sermaye ihracı, Türkiye burjuvazisi için hayati bir sorunken, uluslararası mali sermayenin, yapılacak sermaye ihracının “kârlı” bir yatırım olup olmayacağı endişesini taşıması anlaşılabilir bir durumdur. Türkiye’ye sermaye ihracının yapılmamasını; siyasi iktidarların “anti-emperyalist” politikalarına bağlamak “millici” grupların avuntusu olan bir görüştür. 1923-1950 yılları arasındaki dönemdeki, burjuva hükümetlerin anti-emperyalist nitelikleri nedeniyle; Türkiye’nin yoğun sermaye ihraç alanı olmasının engellendiğini sanmak yanılsamadır. Çünkü burjuva iktidar hükümetleri hiçte yabancı sermayeye düşmanca tavır almamışlar, aksine yabancı sermayeyi teşvik etmişlerdir. Bu tutumu M. Kemal, İzmir İktisat Kongresi’nde şöyle dile getirir; “Zannolmasın ki ecnebi sermayelerine hasımız; hayır bizim memleketimiz vasidir (geniştir). Çok say (emek) ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeye her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim sayimize inzimam etsin (tamamlayıcı olsun) ve bizim ile onlar için faydalı neticeler versin”(3) Bütün bu dileklere rağmen uluslararası mali sermaye, birçok banka ve kurum vasıtasıyla mali bağımlılığı elinde tutarak ve Türkiye’ye yapılan meta ihracını her yıl daha da fazlalaştırarak; ekonomik ilişkiyi bu temelde yürütmüş, sermaye ihracına gerek görmemiştir. Emperyalistler Türkiye’de bağımlı bir sanayinin kurulması için gerekli sermaye ihracına uygun koşulların olmadığı bu dönem içerisinde yoğun sermaye ihracını ertelemişlerdir. ”Sermayenin ihraç zorunluluğu, (tarımın geri kalmış olması ve yığınların yoksulluğu nedeniyle) sermayenin ‘kârlı’ yatırım alanı bulunmadığı ülkelerde, kapitalizmin ‘yüksek derecede olgunluk’ kazanmasına bağlıdır.”(4) Kuşkusuz mali sermaye, sanayinin gelişmesi için gerekli sermaye ihracını yapmamasının yanı sıra, Türkiye’de cılız da olsa burjuvazi tarafından yaratılmak istenen sanayileşmeyi de baltalamıştır.

 

Ancak II. Emperyalist paylaşım savaşı sonrası dünyadaki güçler dengesinin değişmesi, emperyalizmin; geri kalmış ülkelere ilişkin ekonomi-politikasını da değişime uğrattı. Doğu Avrupa ülkelerinde anti-emperyalist, anti-faşist hareketlerin zaferi, ulusal kurtuluş hareketlerinin başarısı ile birçok sömürge ulusun bağımsız devletlere dönüşmesi, emperyalist ülkelerde üretim kapasitesinin genişlemesi ve uluslararası mali sermayenin uzmanlaşması ve yeni işbölümlerinin gelişmesi, ABD’nin II. Emperyalist paylaşım savaşından “kârlı” ve “güçlü” çıkması, bütün bu dış olguların yanı sıra, Türkiye’nin jeopolitik öneminin artması, tarımın gelişmesi ve işgücünün artması, mali sermayenin Türkiye’ye ilişkin düşüncelerinin değişmesine de yol açtı. Ancak Türkiye sanayi yatırımları için gerekli altyapı yönünden yetersizdi. Bunun halli için “sınai gelişimin gerekli koşullarını” yaratmak gerekiyordu ve uluslararası sermaye buna yöneldi. 1950’ler sonrası altyapının oluşturulduğu bir dönem başladı. Elektrik santralleri, karayolları, demiryolları, barajlar, köprüler inşası hızlandı. Demokrat parti hükümetinin; halkın gözünde “Türkiye’yi imar eden hükümet” diye yüceltilmesinin en önemli temeli bu gelişmeye dayandırıldı. Bu durum sonraki yıllarda CHP’ye ve CHP hükümetlerine karşı toplumsal propagandanın maddi temelini de oluşturdu. Kuşkusuz mali sermayenin amacı, halkın yaşam seviyesini yükseltmek değil; sermaye ihracının önündeki engelleri kaldırmak, dolayısıyla kendi kârını yükseltmekti. Ve öyle de oldu; altyapıya dönük yatırımların ardısıra, sanayide, kârlı yatırımlar başlatıldı. “Kapitalizm kapitalizm olarak kaldıkça, sermaye fazlası, belirli bir ülkede yığınların yaşam düzeyini yükseltmeye değil –çünkü bu durumda kazançlarında da bir azalma sözkonusudur- dış ülkelere, geri kalmış ülkelere sermaye ihracı yoluyla bu kârları arttırmaya yönelir”(5)

 

 

ASKERİ DARBE TEKELCİ SERMAYE İÇİN TERCİH DEĞİL ZORUNLULUKTUR

 

 

Bu yeni dönemde, yoğun sermaye ihracıyla başlayan “iktisadi gelişme” doğal olarak siyasi alanda da kendine yol açmak zorundaydı ve 1924 Anayasasıyla belirlenmiş siyasal alanın sınırları bu yeni “ekonomik gelişmeye” dar gelmeye başlamıştı. “İhraç edilmiş sermaye, ihraç edildiği ülkelerde, kapitalizmin gelişmesini etkiler, hızlandırır. Böylece, sermaye ihracı, ihracatçı ülkelerdeki gelişmeyi bir parça durdurma eğilimi taşısa da bunun bütün dünyadaki kapitalizmi derinlemesine ve genişlemesine geliştirmek pahasına olduğunu unutulmamalıdır.”(6)

 

Doğal olarak yeni durum toplumsal sınıflar arasındaki ilişki ve çelişkilere yeni bir boyut kazandırdı. Modern sınıfların, niteliksel değişim yaşaması, toplumun sınıfsal ayrışmasını belirginleştirdi. Diğer yandan kapitalist gelişme; Kürt ulusal uyanışını da etkiledi. Somut durum, “ Türk ulusu, sınıfların ve etnik zümrelerin kaynaştığı bir toplumdur” iddiasını çürütecek kadar belirgindi. Artık “mızrak çuvala sığdırılamaz” hale gelmişti. Emperyalist burjuvazinin güdümünde gelişmekte olan burjuvazinin hareket alanını genişletmek için, ve diğer yandan gelişen bağımlı kapitalizm karşısında tedirgin olan işçi sınıfının ve küçük burjuvazinin tepkisini de elimine etmek için siyasi yapıda reorganizasyon zorunlu idi. 1960 askeri darbesiyle başlatılan sistemin yeniden yapılandırılması sürecinde; iktisadi ve siyasi alanda komprador burjuvaziye ilerleme olanakları sağlayan ve bu nedenle işçilere ve küçük burjuvaziye de görünürde özgürlükler getiren, yeni bir burjuva parlamenter cumhuriyet yönetimine geçildi. 1924 Anayasasının dar siyasal sınırları genişletilerek uluslararası mali sermayeye ve dolayısıyla emperyalizme bağımlı burjuvaziye özgürce hareket olanağı sağlayacak siyasal düzenleme gerçekleştirildi. 1960 hareketine “kurtuluş umudu” ile sahip çıkan küçük burjuvazi, kısa bir süre içinde işin aslını anlayarak, tekelcileşen burjuvaziye bağımlılığını ilan etmek zorunda kaldı. 1960 sonrasında Türkiye’de “sermaye ihracının” hızına paralel olarak kapitalizm ilerledi. 1964’ten sonra 1970’lere kadar küresel sermayenin güdümünde yapılanan burjuvazi hızla tekelleşerek büyüdü ve diğer tüm burjuva fraksiyonlarını geri plana itti.

 

Hemen akla gelebilecek soru şudur; Emperyalizmin ve ona bağımlı gelişen burjuvazinin büyümesinde önemli rol oynayan hükümetin ve parti önderlerinin, 1960’larda sahneden düşmesi ve hatta telef edilmesinin nedeni nedir? Bu sorunun yanıtı, soruna sınıfsal perspektifle bakanlar için çok açıktır; burjuvazinin sınıf çıkarları bazen siyasi partilerin ve hatta bazı burjuva grupların dahi göz kırpmadan ezilmesini gerektirir.

 

 

1960 ASKERİ DARBESİNİN SINIFSAL ANLAMI

 

 

İktisadi egemenliği elinde bulunduran sınıf ya da sınıflar, kapitalist sistem içerisinde olagelen siyasal değişikliklerden, sınıfsal erklerinin tehdit edilmesi ölçeğinde etkilenmezler ve kapitalizm var oldukça; iktisadi egemenliği elinde bulunduran sınıf ve sınıflar siyasal egemendirler. Bu genel kural içerisinde diğer sınıf ve katmanların gerçekleştirdikleri hareketlilik, siyasal sistemde biçimsel değişikliğe neden olsa da egemen sınıf, bu değişikliği kendi lehine çevirme olanağına ve gücüne her zaman sahiptir. Bu durum, tekelci kapitalizmin gelişmesi dışında başkaca bir amacı olmayan siyasi aktörlerin harcanmasına yol açsa da, genel sınıf çıkarları için egemen sınıf, siyasal iktidarı elinde tutmanın tüm yollarını benimser. 1950’ler sonrası Türkiye’de siyasi yönetimi elinde tutan parti ve gruplar, belli geçiş dönemi içindeki görevlerini yerine getirdiler. Ancak, bu partilerin önderleri, yeni dönem için gerekli politik yeteneğe ve “devletin yapısını revize edecek ölçekte” politik güce sahip değillerdi. Çünkü, devletin kurucu gücü ve sahibi olduğu iddiasını taşıyan kurumsal unsurlar, (yargı, ordu ve bürokrasi ) kendi dışlarında bir gücün devletin yapısına ilişkin bir düzenleme yapmasını hazmedecek durumda değildi ve devletin yeni duruma uygun reorganizasyonunun bu güçlerce yapılması “normal” ve emperyalist sermaye güçleri açısından dizginleri elde tutmaya “uygun” bir yoldu. Diğer yandan sanayinin gelişmesinin yarattığı yeni toplumsal koşullar ve yeni çatışmaların düzeyi nedeniyle, bu parti ve grupların, bir yandan tekelci burjuvazinin istemlerini ön plana alırken, diğer yandan kapitalist gelişme sürecinde, büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını koruma düşünceleri, yeni dönem için hiç de uygun değildi. Demokrat partinin ve önderlerinin bu yapısı, “genel sınıf çıkarları” için harcanmalarını da “vicdanen” kolaylaştırdı. Asıl olarak, tekelci burjuva iktidarı için yeniden düzenleme bir zorunluluktu ve dolayısıyla bu düzenleme için gerekli görülen “darbe”, bazı burjuva parti önderlerini harcamamak uğruna vazgeçilebilecek bir tercih sorunu olamazdı.

 

1960 askeri darbesi siyasi ve ideolojik arenada güçlü bir sarsıntı yarattı. Sarsıntı genel toplumsal görünümün kavranmasını zorlaştırıcı derin altüst oluş ve aşınmaları beraberinde getirdi. Bazı ham hayalci küçük burjuva politikacının kafasında, 1960 hareketinin tekelcileşen burjuvaziye ve onun hükümetine karşı geliştirilen bir hareket olduğu düşüncesi oluştu. Ancak alınan siyasi tedbirlerin, hiç de anti-tekelci olmadığı, aksine sermayenin tekelci gelişmesinin yolunu açan düzenlemeler olduğu ve “emperyalist sermayenin ihracına” daha geniş boyutlu olanaklar hazırladığı, süreç içinde görüldü.

 

Diğer yandan bankaların ve komprador burjuvazinin; hükümetlerin, bürokrasinin ve kamu iktisadi kuruluşlarının ekonomiye müdahalesini istememesine(!) karşı, reformist ideologlar ve iktisatçılar, devlet işletmeciliğini ayakta tutmayı, ulusal ekonominin savunulmasının ve anti-emperyalist tavrın göstergesi olarak kabul ediyorlar. Bu reformist politikacı ve ideologlar 1960 hareketiyle, 1923’lerden beri süregelen “devlet işletmeciliğinin” korunduğunu ve dolayısıyla da, bu anlamda 27 Mayıs darbesinin anti-tekelci bir eylemin siyasi ifadesi olduğunu savunmakta ve bu ham hayali yaygınlaştırmaktadırlar. Lenin’in Devlet tekelciliği ile tekelci sermaye arasındaki ilişkiye ilişkin çok doğru tespitiyle açıklamak gerekirse; “banka kodamanları, ummadıkları bir yerde, devlet tekelinin işe el atmasından korkar görünüyorlar. Ancak şurası da belli ki, bu korku, aynı dairenin iki yönetici bölümü arasındaki rekabetin çerçevesini aşmamaktadır. Çünkü, bir yandan tasarruf sandıklarına istif edilmiş milyarlar kesinlikle yine o aynı kodamanların emrinde demektir, öte yandan kapitalist toplumdaki devlet tekeli, aslında; şu ya da bu sanayi alanındaki iflas sınırına gelmiş milyonerin gelirlerini artırmak ve güvence altına almak için kullanılan bir araçtan başka bir şey ifade etmemektedir”(7)

 

1960 hareketiyle emperyalist-kapitalist sermayeye bağımlı gelişen tekelci burjuvazinin, devlet işletmelerini kaldırmaması ve bugün de bazı alanlarda devlet işletmeciliğinin sürmesine karşı çıkmaması bu ilişki yüzündendir.

 

1960 hareketi anti-tekelci sınıf ve katmanların geliştirdikleri ve başarıya ulaştırdıkları bir askeri eylem olmayıp, aksine, komprador burjuvazinin tekelcileşme gereksinmelerinden doğan ve emperyalist sermayeye iktisadi serbestlik sağlayan siyasal koşulların oluşturulması doğrultusunda devleti yapılandırma hareketidir. Ancak diğer yandan, Cunta sonrası kapitalizmin gelişmesine olanak tanıyan parlamenter sisteme geçişe paralel olarak yapılan düzenlemelerin, işçilere kendi işgücünü özgürce satmasına olanak verdiği anlamda; çalışan yığınları –kâğıt üzerinde de olsa- kısıtlı “demokratik” kazanımlara ulaştırdığı da unutulmamalıdır. Bu anlamda 1960 hareketinin, kapitalizmin gelişim yolunu açmasının yanı sıra, çalışan yığınların da kapitalist Pazarda “emeklerini” özgürce pazarlama (siz işsiz kalma diye okuyun) olanağı kazandırdığı bir gerçektir. Bu durum, aynı zamanda, askeri darbenin sınıfsal analizi konusunda kafa karışıklığının nedeni oldu. Oysa açıktır ki; “bugünkü kapitalist üretim ilişkileri düzeni altında genel olarak, her siyasi özgürlük, burjuva özgürlüğüdür. Burjuvalar kapitalizm koşullarında, her yerde ve her zaman elde edilen özgürlüklerden kendi malları olarak yararlanmışlardır ve bu kazanımları burjuvazi için elverişli olan belirli ve ılımlı boyutlara indirgeyerek ve devrimci proleter hareketine karşı barış zamanında en ince, fırtına zamanında da en kaba baskıya birleştirmişlerdir.”(8 )

 

 

ASKERİ DARBE VE PARLAMENTER CUMHURİYET İLİŞKİSİ

 

 

1960’lara kadar, büyük ölçekte, “baskı ve zor” araçlarıyla, halkın kapitalist rejime rızası sağlanırken; 1960 darbesiyle yeniden yapılandırılan rejim; işçi sınıfının ve ezilen sömürülen halkın burjuva rejime bağlılıklarının “başka araçlar” da eklenerek (örneğin kitle örgütleri, sendikalar) sağlanmasının iktisadi siyasi zeminini kurdu. Bu nedenle, burjuva rejimin kısıtlı olarak, çalışan yığınlara sağladığı göreceli “özgürlükler” -kağıt üzerinde de olsa- gerçekleşti. Aslında bu durum, DP hükümetinin, halkı devletle barıştırma görev ve işlevinin yeni biçimde sürdürülmesidir. DP hükümetinin geleneksel argümanları kullanarak burjuva devletle halkı barıştırması ve bunu yaparken de halkın desteğini kazanması burjuva devletin kurucusu olan kurumları (Ordu, Bürokrasi ve CHP) ürküttü ve devletin yönetimini elinden kaçırma korkusunu açığa çıkaran bu yakınlaşma, DP hükümetinin derdest edilmesinin nedenlerinden biri olacak kadar önem kazandı. Ancak Burjuva devletin asli unsurları, halkın devlete yabancılaşmasını en aza indirmek gerekirliliğini de kabul ettiler ve bunun için farklı yöntem ve araçları devreye soktular. Bu kabul kolay olmadı. Ama siyasal zorunluluklar kendini dayatınca, yeni anayasa da, bu yeni duruma uygun biçimlendirildi.

 

“Ordu millet el ele” şiarı, 1960 askeri darbesinin kendini halka benimsetme ihtiyacının bir ifadesidir. Bu şiarın gerçeklikle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Çünkü darbeyi ordu yapmıştır ve yanında millet değil; (ki milleti oluşturan farklı sınıfların toplumsal çıkarı da ortak değildir.) burjuva devletin yargı aygıtı, yürütme aygıtının bir unsuru olan bürokrasi ve destekçi güç olarak ta devlet partisi CHP’nin şefleri vardır. Ordu, Yargı ve bürokrasi devletin kendisidir. Toplumsal gerçekliği yansıtmayan ama söylem aracı olarak kullanılan “ordu millet elele” sloganı; ordunun millet kavramının içerisinde yer almadığının ve ordunun milletten ayrı bir aygıt olduğunun da itirafıdır. Çünkü iki şeyin ittifakını ilan etmek bu iki şeyin birbirinden ayrı durduğunu da ifade etmektir.  Doğrudur; ordu devletin bir aygıtıdır ve milletin bir parçası olan ezilen sınıflar üzerinde zor uygulayan devletin silahlı gücüdür. Sıkça tekrar edilen, “ordu milletin bir parçasıdır” iddiasının da gerçekle bir ilgisi yoktur. Bu slogan, devletle halkın yakınlaşması istemine ilişkin “resmi” söylemin bir parçasıdır. 1960 Askeri darbesi, belirgin biçimde milletin çoğunluğuyla, devlet aygıtları arasındaki “yabancılaşmayı” tüm karşı propagandaya rağmen daha da artırdı. Her dönemde milletin çoğunluğu, kapitalist sisteme rızasını ve bağlılığını; 1960 darbesi ile mağdur durumuna getirilen burjuva sağ partinin devamı olan partiler aracılığıyla kullandı. Çoğunluğun devlet aygıtlarına yabancılaşmasının, kapitalist düzen karşıtı bir forma girmediğini belirtmek önemli ve gereklidir. Toplumun devlet aygıtlarına yabancılaşması; burjuva sistemin sağ ve sol tanımlı partilerinin siyasi arenada yer almasının argümanı oldu.

 

1960 askeri darbesi, tekelci burjuvazinin yolunu temizlediği gibi küçük burjuva reformcu ve küçük burjuva devrimci akımların boy atması için gerekli ideolojik ve siyasi ortamın da hazırlayıcısı oldu. 1960 darbesinden sonra, kurulan burjuva parlamenter cumhuriyet rejimi; küçük burjuvazinin siyasi ve ideolojik alanlarda at koşturmasının zemini sağlamlaştırıldı. Parlamenter sisteme geçiş dönemi küçük burjuva sosyalist hareketler için “gelişme olanakları” sağladı. Bu nedenle, 1960 askeri darbesine olduğundan farklı anlam yüklenmesi de, ideolojik olarak küçük burjuva reformist ve sosyalist hareketin siyasi ve ideolojik zeminini güçlendirdi. Burjuva parlamenter rejim, sermayenin tekelci gelişmesinin koşullarını güçlendirdiği oranda; tekelci sermaye karşıtı toplumsal güçlerinde siyasi ve ideolojik alanda boy göstermesinin de önünü açtı. Tekelci sermaye karşıtı küçük burjuvazinin siyasi alana bu dönemde hızla ve yoğun girmesinin nedeni budur. Tekelleşmenin küçük burjuvaziyi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirmesinin yarattığı öfkenin artması küçük burjuva sosyalizminin ( Kürt ve Türk reformist/devrimci tüm hareketlerin ) filiz vermesini sağladı ve 1970’lerde dünya ölçeğinde gelişen küçük burjuva sosyalist hareketinin ideolojik etkisi ile hareket ateşlendi.  Bu durumun, işçi sınıfı hareketinin devrimci rotaya girmesi önünde bir set oluşturduğu açıktır. Özellikle küçük burjuva aktivist / sosyalist hareketin 1961 anayasasının sağladığı kısıtlı “özgürlükler” temelinde serpilip gelişmesi işçi sınıfı hareketinin devrimci rolünün geri plana atılmasında önemli rol oynadı. Burjuva kurum ve partilerinin birbirleriyle çatışmasına ek olarak;  küçük burjuva sosyalist akımların (reformist ve radikal) filizlenmesi ve eylemi, emekçilerin sınıf bilincinin kirlenmesini daha da artırdı.

 

Burjuva devletin aygıtları arasındaki sürtüşme ya da burjuva siyasi partiler ve gruplar arasında sürdürülen siyasi çatışmanın yol açtığı önemli bir sonuçta; emekçilerin bilinç kirlenmesidir. Askeri cuntalar ile burjuva parlamenter kurumlar arasındaki sürtüşme emekçilerin sınıfsal bilinç körleşmesini artırır. Ya da en azından emekçiler, çatışan burjuva aygıtların birinin tarafında olmayı seçecek kadar sınıfsal bilinçten yoksun kalırlar. Emekçilerin, burjuva sınıfın şu ya da bu siyasal kurumunun gerçekleştirdiği tavrın arkasına düşerek sınıf çıkarlarını elde edilebileceğine ilişkin ideolojik algıya sahip olmaları, sınıf bilincinin kirlenmesinin işaretidir.

 

 

ASKERİ CUNTALAR NE DEVRİMCİDİR NE DE DEMOKRAT

 

Burjuva Parlamenter sisteme geçiş dönemi içerisinde ve sonrasında; 1960 darbesinin sonuçlarından, ideolojik ve siyasi olarak etkilenen küçük burjuva hareketlerin bir kısmının, orduyu, halk devriminin bir unsuru ilan etmesi ve hatta daha da ileri giderek, orduyu, “devrimin temel gücü ve güvencesi” ilan etmesi ya da bazı siyasi grupların orduyu, doğrudan karşısına almamak için özen göstermesi ve hareketin stratejik amacını, 1961 anayasasının “sınırlarını genişletmek” olarak belirlemesi gerçekleşti. Bu belirleme, doğrudan, bu grupların sınıfsal bakış açısına bağlıdır.

 

Kapitalist devletin temel organlarından biri olan ordunun, “devrimci” olarak görülmesi; sömürge toplumların küçük burjuva siyasetçilerine ve ideologlarına has bir görüştür. Devletin temel aygıtı olma sıfatına haiz orduyu “sağ” veya “sol” olarak adlandırmak abestir. Ordu, devletin olmazsa olmaz temel taşlarından birisidir ve herhangi bir burjuva partinin adlandırıldığı gibi, solcu ya da sağcı olarak tanımlanamaz. Burjuva devlet biçimleri açısından tartışıldığı taktirde; burjuva demokrasisinin “reddi” ve inkarı olarak, hayatiyet kazanan askeri cunta rejimleri hep “sağ” dırlar. Ordu devrimci değildir; olamaz da; ordu ve bürokrasi statükocudur.

 

Devrim, var olan egemen sınıf iktidarının, dolayısıyla egemen sınıf devletinin devrilmesini, parçalanmasını içerir. Genel olarak devrim egemen sınıflara ve onun iktidarına karşı ayaklanmayı ifade eder. Bu noktada önemle altı çizilmesi gereken husus; egemen sınıf iktidarına karşı girişilen yıkım eyleminin toplumsal ilerlemeyi amaçlamasıdır. Bu ayaklanmaya katılan sınıf ve gruplar, partiler devrimcidirler. Devrimin tamamlanması; egemen sınıfın toplumsal hegemonyasına (sınıf diktatörlüğüne) son vermekle gerçekleşir. Egemen sınıf iktidarının nasıl yürütüleceğine ilişkin farklılıklara sahip bir burjuva grubun ya da iktidar aygıtının diğer burjuva grupları saf dışı etmesini ve rejimin kendini yenileme hareketini devrim diye adlandırmak sınıfsal yanılsamadır. Burjuva sınıf düzeninde ordu, aygıtı olduğu devleti yıkmak için değil, onu korumak ve onarmak için eylem yapar. Darbeler asıl olarak devletin başına bela olacak sınıf hareketlerinin önünü kesmek, onları sindirmek ve egemen sınıf iktidarının önünü açmak için yapılan eylemlerdir. Bu anlamıyla darbeler, devrim karşıtı hareketleridir.  Ordunun burjuva parlamenter rejime, kendini hep düzenin belirleyicisi sayarak, müdahaleci olması da; ne adına olursa olsun, moda deyişle “sağ” dır. Kapitalist sistem içerisinde askeri cuntalar kelimenin tam anlamıyla anti-demokrattırlar; demokrasi karşıtıdırlar. Bu rejimler toplumun “ileri” doğru gelişmesini sekteye uğratırlar.  1960 askeri darbesi, basit ifadeyle, devletin silahlı aygıtının, yönetim nöbetini devralmasıdır. Darbenin generalleri dışlayarak “albaylar” tarafından yapılması darbenin niteliğini belirmez. Biçimsel farklılıklar darbelerin özünü değiştirmez.

 

1960 darbesini gerçekleştiren albayların tutulacak yol konusunda dil birliğinin bulunmaması, emperyalist devletlerin ve NATO’nun askeri cuntanın şeflerinin önüne koyduğu rota; askeri cuntanın nöbeti en kısa zamanda burjuva parlamenter sistemin oyuncularına devretmesini koşullandırdı. Uzun süreli askeri rejimin yapılandırılması koşullarının olmaması, bu doğrultuda girişilen her eylemin “başarısız” kalmasının zemini oldu. 27 Mayıs askeri darbesinin artçılı sayılan ve parlamenter cumhuriyet rejimine geçişe karşı çıkan  darbe girişimlerinin (Talat Aydemir önderliğinde gerçekleştirilen eylemlerin) birer “umutsuz eylem” olması bu nedenledir.  Nesnel durumu kavramayan ve ordunun sınıfsal niteliğini doğru tahlili edemeyen birkaç subay “sonu başından belli” darbeciliğin bedelini canlarıyla ödedi. Devlet, oyunda mızıkçılık yapan çocuklarını affetmedi. 1960 darbesinin artçılı olan darbe girişimlerini “devrimci atılım” olarak ve bu eylemleri gerçekleştiren subayları da “devrimci” olarak adlandırmak ise, onları öyle görmek için sınıfsal ve özel nedenleri olan küçük burjuva siyasilerin algıları üstüne oturmaktadır.

 

 

ORDU VE BÜROKRASİ SİYASİ GERİCİLİĞİN PAYANDASIDIR.

 

 

Önemle vurgulanması gereken nokta; emperyalizm çağında burjuvazinin devrimci vasfını yitirdiği ve işçi sınıfının devrimci gücünü ensesinde hissetmesi nedeniyle siyasi gericileşme eğiliminde” olduğudur. Dolayısıyla tüm kapitalist ülkelerde tekelci burjuvazinin “demokrasi” istemi kendi sınıf tavrına ilişkin bir istem olmaktan çıktı. Tekelci burjuvazinin demokrasi pratiği de, doğrudan işçi sınıfının dayatma gücüne ilişkin bir olgudur. İşçi sınıfının ve ezilen halkın devrimci eylemi; burjuvazinin demokrasi isteminin ve pratiğinin vasfını belirleyen temel unsurdur. Kapitalizmin egemen üretim tarzı olduğu bir ülkede, burjuva demokrasisinin var olmasını ve yaşamasını herhangi bir burjuva partinin ya da aygıtın kendi rızasıyla gerçekleştirebileceğini ummanın sonu hüsrandır. Burjuva devletin biçimini belirleyen faktör; ezilen sınıfla ezen sınıf arasındaki çatışmanın seyri ve çatışmanın o an ki durumuna doğrudan bağlı güçler dengesidir. Devrimci sınıfın eylemi olmaksızın, bir grubun gerçekleştireceği eylemle tekelci burjuva sisteminin parçalanacağını ya da niteliğinin değiştirilebileceğini ancak ve ancak küçük burjuva siyasileri ve ideologları öngörebilir ve Küçük burjuvazinin tek başına giriştiği her eyleminde hüsrana uğraması ve eylemin tekelci burjuvazi tarafından; kapitalist sistemi güçlendirme olanağına dönüştürülmesi kaçınılmaz gerçekleşir.  Kuşkusuz bu eylemlerin yarattığı havanın; işçi sınıfının devrimci yürüyüşünü olumsuz etkilediği de bir gerçektir.

 

Halkın desteğini arkasına alamayan burjuva sol partilerin; burjuva sağ partilerin hükümet olmaları durumunda; ordunun sopasının gölgesi altında “özgürlük” ve “demokrasi” havarisi kesilmeleri; kafalarının arkasında yer alan “devletin sahibi biziz” yargısının dışa vurumudur ve bu bayların orduyu halkın ordusu gibi gösterme çabaları büyük bir aldatmacanın parçasıdır. Devlet sınıfsal anlamda tanımlanabilir. Bu açıdan burjuva devletin karşıtı;  işçi devletidir. İşçi devletinde; işçi sınıfının hegemonyası asıldır. İşçi devriminde; emekçi sınıfın tekil üyesi olarak askerlerin devrime katılması durumunun, işçi-ordu bütünleşmesi olarak algılanması burjuva ideolojisinin bıraktığı mirası sahiplenmektir. Bu yanılsama; işçi devletinde de ordunun işçi sınıfı örgütlerine rağmen özel önem kazanmasına fikirsel zemin hazırlar. Sosyalizm bir devlettir;  sönmeye odaklanmış demokratik devlettir ve dolayısıyla devletin bir aygıtı olarak ordu da tıpkı bürokrasi gibi sönecek şekilde organize olmalıdır. Devletin ve devletin iki büyük uru olan ordu ve bürokrasinin basit işleri gerçekleştiren aygıtlar olmaları sağlanacağına, ( Evet tersini algılamanın yoğun olduğu noktada belirtmek gerekirse; askeri işler basit işlerdir ve sınıflı toplumlarda, başka uluslara karşı kışkırtıcılık sayesinde var olma gerekçesini bulan ve fonksiyonel durumu abartılan ordunun işlevi basittir. Ve kuşkusuz sosyalist toplumda diğer tüm devlet kurumları gibi ordunun da işlevi daha da basit niteliğe kavuşacaktır.) tam tersine bu aygıtların devasa hal almasının yolunu açıcı girişimlerde bulunmak ve bu girişimin siyasi/ideolojik diline sahip olmak; sosyalizmden vazgeçmenin koşulunu yaratmaktır. Gerçekleşen işçi devletlerinde; ordu ve bürokrasinin, sosyalizm karşıtı siyasi gericiliğin odağına dönüşmeleri tesadüfi değildir ve bu olgu doğru algılanmalıdır.

 

Bu durumu belirtmekle, iddia edildiğinin aksine; ordunun ve bürokrasinin, “toplumsal ilerletici güç niteliğine”  haiz olmadığını ve ordunun devrimci bir rol üstlenemeyeceğini, ordunun tarihsel rolü ve işlevinin abartıldığını ve dolayısıyla ordunun sınıf savaşlarından “bağımsız” eylemler yapabileceğine ilişkin iddialarla ideolojik kafa karışıklığının özellikle yaygınlaştırıldığını söylüyorum. Bu durumu belirlemek; aynı zamanda, ordunun sınıfsal niteliği, formasyonu ve tarihsel rolü konusunda emekçi sınıfların içselleştirdiği yanılsamalı bilinç durumuna ilişkin bir uyarıdır.

 

İşin bu önemli yanını görmemek; burjuvazinin iktisadi ve siyasi güç kazanması anlamına gelen her eylemin, işçi sınıfının devrimci mücadelesini perdelemesine çanak tutmak demektir. Ezilen sömürülen halkın kurtuluşu projesini, burjuva devletin “çağdaş” forma ulaşması uğruna ertelemek –devrimden vazgeçmek- burjuva rejimin sunduğu “avanta payının” önünde diz çökmektir. Çünkü toplumsal değişimlerin, reformlar yoluyla olması hep burjuvazinin lehine olmuştur. “Buna karşılık, burjuva demokrasisinin gerektiği biçim değiştirmelerinin reformlarla değil, devrimci metotlarla elde edilmesi, işçi sınıfının çıkarları gereğidir; çünkü reformist metot, ulusal organizmanın çürüyen parçalarının duraksamalı ve uzun vadeli ve son derece ıstıraplı ölüm metodudur. Bu kangrenden ilk acıyı çekecek olanlar işçiler ve köylülerdir.”(9) Türkiye’de de kapitalizmin neden olduğu kangrenin acısını her dönemde çeken işçiler ve köylüler oldu; ama bir farkla: ekonomik ve siyasi olarak güçlü bir burjuva sınıfın egemen olduğu ülkelerin işçilerinin ve köylülerinin çektiği acıdan daha fazlasını yüklendiler ve toplumun yazgısı sayılan ve belli aralıklarla gerçekleşen darbeler kangrenin üzerine tuz ekti.

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

1 Lenin, -Emperyalizm- Sol Yay.

2 Lenin, -Emperyalizm-, S. 73, Sol Yay.

3 Akt. Yahya Kemal Tezel, -Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi (1923-1950)-, S. 131, Yurt Yay.

4 Lenin, -Emperyalizm-, S. 73, sol Yay.

5 Lenin, -Emperyalizm-, S. 75, sol Yay.

6 Lenin, -Emperyalizm-, S. 75, sol Yay.

7 Lenin, -Emperyalizm-, S. 45, sol Yay.

8 Lenin, -İki Taktik-, S. 129, Sol Yay.

9 Lenin, -İki Taktik-, S. 129, Sol Yay.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

1 MAYIS ENTERNASYONALİST SAVAŞIMIN ADIDIR

26/4/2008 · Kategori: Politika

 

 

 

 

                                                                                                                BABÜR PINAR

 

Emperyalist-Kapitalist blok, küresel politikalarıyla, topyekün işçilere ve ezilen halklara saldırıyor. Bu saldırı, sınırlı ve bölgesel değil; küresel, boyutları esnek ve siyasi iktisadi, ideolojik cepheden yapılan bir saldırıdır.

 

Dün Afganistan, Filistin, bugün Irak; Emperyalist-kapitalist bloğun silahlı işgaline uğradı. On yıllardır “kanayan yara” olarak tutulan bu bölgeler, adeta soykırımın deney alanı oldu.

Emperyalist-kapitalist blok, bugün, küresel terörüne bahane buldu; İslamcı terörizm. Emperyalist terörizm; İslamcı teröre karşı “kendi ülkesinin çıkarlarını” savunma bahanesiyle hükmünü sürdürüyor. Sömürge halkların katli, çeşitli nedenler ileri sürülerek gerçekleştiriliyor. Sömürge ülkelerde, emperyalist bloğun çıkarlarına doğrudan bağlı kukla yönetimler oluşturularak, bölgesel egemenlikler pekiştiriliyor. Venezüella gibi ülkelerde, darbeler açıktan organize edilerek ve gerçekleştirilerek küresel düzeyde gericilik egemen kılınmak isteniyor.

 

Ülkemizde yaşanan ekonomik ve siyasi krizin gerçek sorumluları olan emperyalist tekeller, politikacılar, uluslar arası iktidar odakları ve onların önerdikleri çizgiden sapmayan ve iktisadi kazanımları birlikte paylaşan Türk işadamları, siyasetçiler, bankacılar; bugün “sütten çıkmış ak kaşık” örneği şatafatlı savunulan savlarla ortaya çıkıp, krizden çıkma formülleri sunuluyorlar. Krizden çıkma formüllerinin hepsinin özünde faturanın işçilere-emekçilere ödetilmesi var. İşçiler, emekçiler gerçek anlamda alternatif iktidar olarak organize olamamaları nedeniyle, boyun eğerek bu faturayı ödüyorlar.

 

Emperyalist-kapitalist bloğun küresel saldırısı, ekonomik, siyasi, askeri cepheden sürdürülürken, ideolojik alanda da burjuva medyası küresel ve bütünsel bir söylemle bu saldırıları meşrulaştırıyor. Egemenlerin saldırıları; ezilenlerin yanılsamalı bilincinde “haklılık” onayı alıyor; ezilenlerin çoğunluğu emperyalist saldırılara rıza gösteriyor.

Emperyalist-kapitalist bloğun toplumsal alanlardaki saldırısı; dinsel ve ulusal eksenli “savunma” ve karşı saldırı ile önlenemiyor. Emperyalizmin saldırısına karşı ulusal ve dinsel “direniş” nihai olarak başarısızlıkla sonuçlanıyor. Hatta bu direniş ve karşı saldırı, emperyalist saldırıyı güçlendiriyor.

 

Emperyalist-kapitalist bloğun, küresel ve topyekün saldırıya karşı direniş savaşımının, emeğin kurtuluşu ekseninde ve enternasyonal özle gerçekleştirilmesi zorunluluğu daha da açığa çıktı.

19.Yüzyılın sonunda, emeğin kurtuluşu savaşımlarıyla başlayan süreç, 20.yüzyılda emek eksenli devrimlerle taçlandı. 2.Emperyalist paylaşım savaşı yılları; dünyadaki emek-sermaye güçleri arasındaki çatışmanın vardığı durumun zorlamasına, boyun eğen ülkelerde, “ulusal” yönü öne çıkan sosyalist kurumlaşma ve aynı dönemde sömürge ülkelerde gerçekleşen ulusal kurtuluş savaşlarının ulaştığı boyut; sosyalist hareketlerin, kurumların enternasyonal savaşımını ve uluslar arası emekçiler dayanışmasını gölgeledi. Dolayısıyla sosyalist hareket, enternasyonal değerlerden uzaklaştıkça, sosyalizmin kuruluşu, tüm uluslardan işçilerin ve emekçilerin sorunu olmaktan çıktı. Ve yüzyılın sonunda Dünya işçileri, ulusal “işçi iktidarlarının” çözülmeleri ve kapitalist bloğa teslim olmaları karşısında sessiz kaldılar. Ulusal sosyalizm kurgusu, diğer siyasi ve iktisadi nedenlerle birleşince yenilgi kaçınılmaz oldu. Bu süreç boyunca emperyalist-kapitalist blok, öncelikle emeğin kurtuluşu eksenli enternasyonal dayanışma bağlarına ve değerlerine ideolojik ve siyasi cepheden saldırdı. Dünya işçilerinin, sosyalist iktidarları “kendi savaşımının dışında bir olgu” olarak görmesi ve bağlarını gevşetmesi oranında, emperyalist bloğun bu saldırısı başarılı oldu.

Emperyalist-kapitalist bloğun; emekçilerin, işçilerin enternasyonal dayanışmasını ve savaşımını köreltme ve iğdiş etme tavrı bugün daha açıktan ve net biçimde sürüyor.

Tekelci burjuvazi işçi sınıfının örgütlü bir “güç” olarak alanlara çıkmasının emekçi kitlelerde yaratacağı devrimci ruhu boğmak istiyor. Dünyanın önemli bir kesiminde işçiler ve emekçiler gitgide yoksullaşarak ve yoksullaştıkça da aşağılanarak; örgütsüz kaldıkça ve sınıfsal birlik ruhunu yitirdikçe, kanları ve terleriyle milyonlarına milyonlar kattıkları bir avuç bankacının, fabrika patronunun hizmetine girmek için birbirleriyle yarışıyorlar. Burjuva “ulusal” çıkarları için, tüm dünya ülkelerinin işçileri, emekçi halkları birbirlerine düşman ediliyor.

 

Üretimin toplumsal niteliği, işçilerin sınıf birliğinin yolunu açıyor. Gezegenimizin her ülkesinde, işçilerin toplumsal durumu, işçilerin enternasyonal kardeşliğinin kurulmasının zeminini oluşturuyor. Finans kapital, Dünya işçilerinin aralarını bozmak ve birbirlerine düşman kılmak için ve dolayısıyla küresel kapitalist kölelik düzenini sürdürmek için, iktisadi, siyasi, ideolojik alanlarda büyük çaba gösteriyor; İşçi sınıfının enternasyonal değerlerinin, tarihsel kazanımlarının ayaklar altına alınması ve işçilerin, emekçilerin burjuva değerlerini kutsaması ve küresel sömürü sistemine boyun eğmeleri için elinden gelen her eyleme başvuruyor. 

İşçilerin uluslararası siyasi dayanışması ve birlikteliği burjuva devletlerce yasaklanıyor. Diğer yandan işçi sınıfına enternasyonal dayanışma bilinci kazandıran değerler köreltiliyor. Burjuvazi, Dünya emekçi kadınlar gününü, Dünya kadınlar gününe dönüştürerek iğdiş ediyor. 1 Mayıs’ın, enternasyonal özünü körelterek; işçilerce “ulusal” biçimde kutlanan güne dönüştürmek için çok özel bir savaşım yürütüyor.

 

Sosyalist işçiler, emekçiler, aydınlar sermayenin bu saldırısını boşa çıkartmakla yükümlüdürler; 1 Mayıs’ın işçilerin ve emekçilerin enternasyonal dayanışma ve savaşım günü olduğu önemle vurgulanmalıdır.

İşçiler ve emekçiler enternasyonal dayanışmayı ve savaşımı arka plana attıkları sürece, savaşımlarının gücü azalacak ve burjuvazi karşısında yalnızlaşmaları ve yenilgiye uğramaları kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir.

Ezilen halkların emperyalist saldırıya karşı savaşımlarının başarı ile sonuçlanması, savaşımın emek eksenli enternasyonal özde sürdürülmesine bağlıdır.

 

Sosyalist edebiyatçılar, sanatçılar gerçek anlamda, ezilenlerden, sömürülenlerden yana bir tavır geliştirmenin yolunun enternasyonal söylem ve savaşımla olanaklı olduğunu unutmamak zorundadırlar. Bu tarz duruş bugün her zamankinden daha çok gereklidir.

Emek eksenli, enternasyonal karşı duruşun, ulusal ve dinsel savunuyla sulandırmasına, revize edilmesine izin vermek yenilgiyi işin başından kabul etmek demektir.

Türk, Yunan, Filistin, İsrail, İngiliz, İrlanda vb. işçilerinin enternasyonal kardeşlik türküleriyle, uluslar arasındaki çatışmayı körükleyen savaş naraları bastırabilir.

 

1 Mayıs enternasyonal dayanışma günü nedeniyle bir kez daha hatırlatmakta yarar var; Bugün sosyalizmin enternasyonal değerleri, tek tek “ulusal kimlikler” öne çıkartılarak deforme edilmektedir. Burjuva ideologları, “Nazım Hikmet”i Komünist ve Enternasyonal kimliğinden arındırarak “ulusal” bir kimlikle adlandırmak için “özel” bir çaba gösteriyorlar. Bu oyunu bozmak gereklidir. “Nazım Hikmet”ler enternasyonal ve komünist kimlikleriyle, dünya işçilerinin-emekçilerinin değeridirler. Onları bu vaflarından arındırarak “ulusallaştırmak” Dünya sosyalist hareketinin enternasyonal değerlerini bozma ve yoketme girişimin bir parçasıdır.

 

Emperyalist saldırılara karşı, siyasi, iktisadi, ideolojik, felsefi ve sanatsal alanda birleşik, enternasyonal bir karşı duruşu gerçekleştirmek, 1 Mayıs gününü gerçek içeriğiyle yaşamanın gereğidir.

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

DEMOKRASİ NE İÇİN VAR

22/4/2008 · Kategori: Politika

 

 

Hastane, okul ve fabrika önlerinde hemen her gün yaşanan haksızlıklar, basın tarafından aktarıldığında; Ya da herhangi bir kurumda her gün insan hakları ihlali yaşanırken, bir haksızlığa uğrama olayı basın tarafından yayınlanınca; sanki bu Türkiye 'de olağan sayılan bir vaka değilmiş gibi şaşırıyoruz. Sadece bu olayın çözümü için herkes seferber oluyor. Sadece dile getirilen olaya ilişkin haksızlık çözümleniyor. Ya sonra; sonrası yine "eski tas eski hamam" örneği sürüp gidiyor.

 

Bireysel hakkın gasp edilmesi, toplumsal eşitsizlik sürdükçe her zaman olacak ve her gün çevremizde yaşanan bu durum; basın tarafından aktarılınca; sanki ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi "yeniden" şaşıracağız. Oysa Gerçek şu ki, kapitalist rejimin egemen üretim biçimi olduğu Türkiye' de, herhangi bir kapitalist ülkede olduğu gibi, bireyin toplumsal itibarı mülkiyetine ve sosyal statüsüne bağlıdır. Kapitalist ülke de; mülk sahibi olursanız; sağlık, eğitim, yemek, içmek gibi temel gereksinimleri karşılayan malların "en iyisine" siz sahip olursunuz. Devlet kurumlarının sunduğu hizmet sizin iktisadi gücünüze ve toplumsal statünüze göre size sunulur. Kapitalizm insan yaşamına ilişkin ve insanın gereksinimi olan her şeyi satın alınabilir kılmıştır. Kapitalizm her şeyi metalaştırır.   Yani  her türden "iyi şeylere" onları satın alma gücüne sahip olanlar ulaşır. Servet ve toplumsal statü sahibi olmak; "iyi şeylere layık" vatandaş olmanın ön koşuludur. Eğer servet ve statü sahibi biri iseniz; yalnızca en iyi yaşamsal ihtiyaç maddelerini satın almakla kalmaz; tüm devlet ve sosyal kurumlardan da en iyi hizmeti siz alırsınız. Yoksul insanla varsıl arasında malı ve hizmeti elde etme noktasında eşitsizliğin had safhada olduğu yerde iktisadi demokrasi gerçekleşemez.

Peki kağıt üzerinde yasalar ne der; " Bütün vatandaşlar ihtiyaçlarını gidermek ve hizmet almak noktasında eşittir." Eşitsizliği hergün yaşayan insanlara,  "yasa karşısında tüm yurttaşlar eşittir" sözü avuntu verir. Servet ve statü sahibi vatandaşlar ise; yasalarda var olan ama yaşamsal karşılığı olmayan bu sözleri bıyık altından gülerek her yerde topluluklar karşısında tekrar edip dururlar. Yasalarda bulunan "eşitlikçi" söylem, onların yaşam koşullarını ve toplumsal statülerini değiştirmez ya da toplumsal yaşam ihtiyaçlarını giderme "eşitsizliği" durumuyla “eşitlikçi” söylem ilişkilendirilmez. Toplumsal yaşamda karşılığı olmayan sözler; servet ve statü sahiplerini rahatsız etmez; çünkü bu insanlar edindikleri servetin ve toplumsal statünün kendi hakları olduğuna o kadar emindirler ki; toplumsal statüleri ve servetleri sayesinde daha iyi yaşam koşulları elde etmelerini ve hizmet almalarını da, olağan ve değişmez bir durum olarak kabul ederler. Yasalarda sözü edilen "eşitliğin" lafta kalışı da, servet sahibi olmaları kadar olağan ve değişmez bir durumdur. Toplumsal farklılaşmanın üst seviyede olduğu ülkelerde, yasalar nezdinde "eşit" sayılmak;  yoksulların öfkesini frenleyici ve avutucu bir ilke olarak görev üstlenir. Dolayısıyla, servet ve toplumsal statü sahipleri, "eşitlik" ilkesine sıkı sıkıya sahip çıkacaklar ve toplumsal farklılığın yarattığı eşitsizliğin her ortaya çıkışı halinde, " tüm vatandaşlar eşittir" ilkesinin aktif savunucuları olarak sahnedeki yerlerini alırlar. Yüzyıllardır tekrarlanan bu oyun hergün yeniden oynanır ve yoksullar, ağızlarına verilen yalancı memenin geçici tatmin duygusunu yaşayarak; olağanlığı benimsetilen durumlarına rıza gösterirler. İktisadi demokrasinin olmadığı bir toplumda siyasi demokrasi kağıt üzerinde kalır ve yoksulların açlığını bastıran avuntu aracı olur.

 

"Eşitlik" aldatmacası; en çok da devletin esas organlarından biri olan "parlamento" üyelerinin seçilmesinde  yaşanır. Servet ve toplumsal statü sahipleri ile yoksulların sözde "eşitliği" temsili seçimler esnasında sağlanır. Ancak servet ve toplumsal statü sahibi olarak; tüm yaşamsal gereksinim mallarından ve  toplumsal ilişkilerden en üst seviyede yararlanan bireylerin çoğu; en alt düzeyde yaşam gereksinimlerini elde etme koşullarına sahip olan çoğunlukla;  “temsilcileri” seçme oyununda "eşit" sayılma durumunu "saçma" olarak görürler. Ancak bu durumun, halk çoğunluğunun aldatılması için gerekli olduğunu fark ettikleri için "bağırlarına taş basarak" bu "eşit sayılma" durumunu kabullenirler. Kapitalist düzenin efendileri, yaşamsal gereksinimlerini ve toplumsal ilişkileri yönlendiren kurumların sağladığı hizmeti en üst seviyede elde etme durumunun asıl mesele olduğu ve yasalarla "eşit" sayılmanın, mülk sahipliliğine dayalı toplumsal "eşitsizlik" durumunu değiştirmediği gerçeğini kavradıkları ölçüde kağıt üzerinde yazılan "eşitliğe" onay verirler. Ancak bazen bu durumu ağzından "kaçırıverenler" ortaya çıkar ve somut durumun çok net açıklaması olan " Neden benim oyum, dağda yaşayan çobanla eşit olsun ki " türünden cümleler sarf ederler.  Sahnelenen "demokrasi" oyununda nasıl bir rol aldıklarını anlamayacak kadar "saf" olan bazı oyuncuların bu türden gafı hoş karşılanmaz.  Var olan durumun net ifadesi olan gerçekliğin topluma açık bir yerde söylenmesi tepki ile karşılanır. Bu açıklamalara gösterilen tepkiler de, bu sözü ağzından kaçıran birey  için şaşırtıcıdır. Çünkü her zeminde kendi aralarında bu söz "normal" bir durumun ifadesi olarak kullanılmaktadır. Bu çevrede yaşayan bireyler, her toplumsal zeminde ve ilişkide, binlerce çobanın dahi sahip olamayacağı toplumsal  itibarı görmektedirler. Dolayısıyla, bir emekçiden farklı düzeyde itibar görme durumunun olağan sayılmasını benimsemiş olan bireyin; seçimlerde kendisinin, bir çobanla "eşit" olmasını "anormal" sayması kaçınılmazdır. Aslında bu, somut durumun, sınıflar çatışmasının sonucu olduğunu algılayamayan  insanların sıklıkla tekrar ettikleri bir gaftır. Ancak bu sözde "eşitlik" durumunun  ortadan kaldırılmasını isteyen bireyin algılama düzeyi de,  kendisinin aldatıldığını da görmeyecek kadar "geridir".

 

Burjuva demokratik ülkelerde, parlamento üyelerinin seçiminde anlaşılması gereken asıl sorun, herkesin “eşit" bireyler olarak oy kullanmasının da bir aldatmaca olduğudur. Toplumsal statüsü ve mülkiyet ilişkisi  gözardı edilerek kağıt üzerinde "eşitlenmiş" bireylerin; aslında siyasi parti başkanları ya da parti başkanının çevresinde bulunan 5 ya da 10 seçkin kadro tarafından seçilmiş bireylere oy verdikleri açıktır. Kuşkusuz,  ideolojik ve siyasi olarak kapitalist düzene bağlı siyasi parti başkanıyla ilişki derecesi ( halkın yararına bağlılık derecesi değil) bireyin seçiminde önemli rol oynar ve elbette ki  bireyin servet durumu ve toplumsal statüsü ya da servet ve toplumsal statü sahibi bireylerle ilişki düzeyi, parti başkanının ve çevresindeki grubun inisiyatifini etkiler. Burjuva sınıfın siyasi önderlerinin belirlediği bireyler arasından birilerini halkın seçmesi parlamenter demokrasinin mutlak ilkesidir. Parti önderlerinin seçtiği birey, hokkabazlara taş söktüren cinsten bir oyunla "milletin seçilmiş vekili" olarak gösterilir. Halkın büyük çoğunluğu da, siyasi parti ve egemen sınıfın kanaat  önderlerinin belirlediği insanı, kendi seçtiği vekil olarak algılayacak kadar büyük bir bilinç yanılsaması içerisindedir. Bu bilinç yanılsamasının derecesi oldukça büyüktür. Sergilenen demokrasi oyununda yer alan bir oyuncunun "benim oyumla çobanın oyu neden eşit" sorusu karşısında, siyasi parti önderlerinin ve liderin seçtiği vekillerin; "demokrasi havarisi" kesilerek sorunun sahibini; "çobanı hakir gören elit" ilan etmesini, emekçiler alkışlarla karşılar.

 

Kapitalist sistemde toplumsal örgütlenmenin her alanında, siyasal alanda olduğu gibi aynı oyun gerçekleştirilmektedir. Toplumsal grupların örgütlenmesinin aracı olan tüm kurumlarda (Meslek örgütleri, Siyasi Partiler, Sendikalar, vb.) aynı türden demokrasicilik oyunu sergilenmektedir. Bu kurumlarda, genel siyasal farklılaşmaya bağlı olarak gruplar oluşmaktadır. Bu grupların önderi ve önderin etrafındaki kadro, önceden yönetim kurulu üyesi olacak adayları belirlemekte ve  grup bu belirlenmiş bireyleri onaylamaktadır. Grubun şefleri tarafından belirlenen bu isimler; Örgüt genel kurulunda tüm üyelere sunulmakta; üyeler; grubun seçtiği daha doğrusu grup  önderlerinin belirlediği adayları seçmek zorunda kalmaktadırlar. Bu durumda üyelerin doğrudan kendi temsilcilerini seçtikleri yalanı "örgüt içi demokrasinin" süsü olmaktadır. Bu durumda denilebilir ki; bir örgüt üyesi diğeri ile kağıt üzerinde eşittir. Gerçek anlamda, kendisi de  bir üye olan önderin oyu binlerce üyenin oyunun rotasını belirleyecek değerdedir. Açıkçası; bir sendikada seçim oyununda bir işçinin oyu diğer işçinin oyuna eşit; diğer yandan yönetimi kurulu üyelerini  belirleyen sendika ağası  bireylerin oyları da birbirine eşittir.

 

Bu durumda, seçilmiş yönetim kurulu, tüm üyelerin yararına ve üyeleri bir araya getiren amaca değil; kendini gerçek anlamda seçen şeflerin çıkarlarına ve amacına yönelik hareket etmekle yükümlü hale gelir. İşleyiş biçiminde, demokratik aldatmanın belirleyici rol oynadığı kurumların önderlerinin, diğer siyasi ve sosyal kurumların işleyişine karşı muhalefet seslerini yükseltmeleri olanaksızdır. Genel toplumsal düzenin küçük parçaları olan kurumların işleyiş tarzı ve kuralları genel toplumsal düzenin işleyiş tarzı ve kurallarına aykırı olamaz. Burjuva devletin birer aygıtı olan bu örgütlerin; yapısal olarak burjuva devletin “demokratikliğini” (anti- demokratik niteliğini) içselleştirmesi kaçınılmazdır. Bu durumun yanı sıra; sosyal ve tarihsel olarak ululaştırılmış şefin varlığıyla kendi varlığını anlamlı kılarak aidiyet oluşturan, (tarikatçılık) kendini efendinin “koruyucu” yönetimine terk ederek, onun bağışlayıcı vasfı oranında “durumunu iyileştirmeyi” toplumsal yaşamın sarsılmaz kuralı sayan insanların oluşturduğu bir toplumda; örgüt içi eşitsizlik olağan bir işleyiş tarzı olarak kabul görür.  Bu kabul, egemen sınıfların, iktisadi ideolojik ve siyasi alanda bin yıllardır ezilen sınıfların dünyayı algılama yetisini köreltmelerine doğrudan bağlıdır. Bin yıllardır egemen sınıfların hizmetinde olan iktisadi, ideolojik, siyasi disiplinler, ezilenlere; “sürünün çobana ihtiyacının toplumsal yaşamın temel ve değiştirilemez      değeri olduğu” düsturunu benimsetti. Bu nedenle emekçiler, egemen sınıfların var olan durumunun değişmez olduğu kabulü üzerinden hareketle, en temel haklarını kullanmak için dahi efendilerin “hak verme” adaletine ve vicdanına sığındılar. Oysa hakkın verilmesini istemek; efendinin egemenliğini benimsemektir ve bu da yaşamsal hakkın kullanılmasının, daha işin başında efendinin çıkarına uygun olarak kısıtlanmasına razı olmayı içerir. Burjuva demokrasisi, bu rıza durumunun toplumsal onayı ve organize edilme biçimidir.  Oysa toplumsal eşitlik; ancak, ezilenlerin yaşamsal hakkını kullanma savaşımı ile gerçekleşir.

 

Toplumsal ve yaşamsal haklarının gasp edildiğinin farkında olan birey, öncelikle kendi içerisinde bulunduğu örgütün işleyişinde gerçekleşen aldatmacanın ortadan kaldırılmasına karşı ve tüm toplumsal düzenin temelini oluşturan aldatmacaya karşı devrimci duruş göstermelidir. Genel aldatmacaya karşı çıkılmaksızın, oyunun sahnelenişindeki küçük pürüzlerin giderilmesini istemek, genel aldatmacayı besleyen ırmağa su taşımak demektir.

 

İnsanın yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak üretim araçlarının tüm yurttaşların eşit ölçüde hizmetine sokulduğu  ve toplumsal yaşam ilişkilerinin insanın özgürleşmesi temelinde kurgulandığı bir toplumsal organizasyonunun olmadığı yerde "eşitliğe" ilişkin her toplumsal düzenleme, maddi yaşam gereksinimleri eşit karşılanmayan halkın aldatılması üzerine kurulur.

 

Tüm yurttaşların maddi yaşam gereksinimlerini karşılama ve toplumsal ilişkileri belirleme düzleminde eşit koşullara sahip olduğu toplumda; insanların aldatılmasının aracı olan "demokrasiye" de ihtiyaç kalmayacaktır.

 

Kapitalist sömürü sisteminin açtığı  yaraya, burjuva demokrasisi ilaç olmaz.

 

Nisan.2008

BABÜR PINAR

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

DEVLET BUNU HEP YAPIYOR

22/3/2008 · Kategori: Politika

 

 

                                                                                        BABÜR PINAR

 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, AKP hakkında kapatma isteği ile dava açtı. Davanın konusu AKP’nin din referanslı bir parti olması. Parti kapatma istemi ile dava açılması, yeni bir eylem değil; üstü örtülse de, kıyamet koparılmasa da; şu anda Demokratik Toplum Partisi  (DTP) hakkında da kapatılma istemiyle bir dava açılmış durumda. Her iki partinin ortak yanı; resmi ideolojik ezberin dışında bir söyleme (eyleme değil) sahip olmalarıdır. Türkiye siyasasının çifte standart tutumunun bir örneği,  bu partiler hakkında dava açılma sürecinde somut olarak görüldü. MHP bu çifte standart uygulamanın sözcülüğünü ve öncülüğünü açık seçik sergiliyor. AKP’yi kurtarmak için canhıraş bir gayretle, anayasanın ilgili maddesini değiştirmek gerektiğini söyleyen MHP sözcüleri; ancak bu değişiklikten DTP’ nin yararlanmaması için önlem alınması gerektiğinin altını çiziyorlar. DTP’ yi düzen için tehlikeli gören MHP; AKP yi tehlikeli görmüyor. (DTP ye karşı mücadele etmeği milliyetçiliğinin ve devletçiliğinin kanıt olarak gören MHP;  mukaddesatçı parti olduğu iddiasının kanıtı olarak da AKP yi koruma, kollama tavrını her durumda gösteriyor.) Görünen o ki;  MHP önderleri, AKP’nin burjuva düzenin has savunucusu bir parti olduğu ( ya da en az kendileri kadar tehlikeli olduğu)  gerçeğini görmüş durumda. Bu gerçeği burjuva cumhuriyet devletinin diğer kurumlarının ve devletçi partilerin de görmesi uzun sürecek olsa da önünde sonunda bu gerçek kavranacak. Generalleri “düzen karşıtı parti olmadıkları noktasında ikna eden AKP önderleri, tam da işi yoluna koyma rahatlığı içerisindeyken, bir anda yargının tavrı nedeniyle az da olsa bir şaşkınlık yaşadılar. Kuşkusuz AKP önderlerini en çok üzecek olan şey; DTP ile aynı muameleye (!) tabi tutulmaktır. Burjuva cumhuriyet kurumlarının, resmi ideolojik ezberin katı savunusu üzerinden kendilerini konumlandırmalarına karşın; bu iki parti, resmi ezber dışı (karşıtı değil) söyleme sahip olmaları nedeniyle yargılanıyorlar. Geç de olsa bir süre sonra, bir gerçek daha görünecek;  DTP’ nin Kürt ulusal referanslı; ama burjuva programa sahip düzen partisi olduğu gerçeği. DTP İteklendiği yerde bir karşı duruş göstermek zorunluluğu hasıl olduğu için düzen dışı söyleme ulaşan bir partidir. T.C devletinin, Kürtler lehine biçimsel değişimini istese de; DTP’ nin devleti yıkmak gibi hedefi olmadığı da bir siyasi olgudur. Resmi ideolojinin en net temsilcisi olan MHP”nin başbuğu bay Devlet önünde, ceketinin düğmelerini ilikleyerek, elini sıkan DTP eş başkanının devlete bağlılığını ilan edişinde samimi olduğu ortaya çıkacaktır.  Hayat en iyi öğreticidir.

 

Burjuva devlet, düzen dışı girişimlere karşı, gerekli önlemleri alır. Burjuva demokrasi ne kutsaldır ne de sınırsız hoşgörülüdür. Hoşgörü sınırları devletin gücü oranda çizilir. Devlet güçlü değilse; gerçekleştirdiği pratik, düzen partisi olduğunu kanıtlasa da; düzen dışı söylemi var olma gerekçesi yapan partilere göstereceği tolerans sınırlıdır.  Devletin organları bu partilerin geriletilmesi ya da dağıtılması için elindeki olanakları kullanmakta tereddüt etmez. Bu partilerin siyasal arenadan silinmesi için gereken tedbirlerin alınması da toplum tarafından “normal” karşılanır. Ancak burjuva demokrasisinin; gerçek demokrasi olduğunu sanan bazı küçük burjuva ideologları, burjuva devletin bu tavrı gösteremeyeceği hayaline kapılarak; eylemin burjuva demokrasisinin özüne ters olduğu, “demokrasi ayıbı olduğu”  iddiasında bulunurlar. Ama gerçek şudur; bütün sınıf iktidarları, tarih boyunca kendilerini korumak için her yola başvurmuşlardır. Burjuva cumhuriyeti de bir sınıf devleti olarak kendini savunur. En demokratik burjuva devlet dahi sınıfsal vasfı gereği; düzen karşıtı eylemleri şu ya da bu şekilde ama mutlaka engeller. Altının oyulmasına ve yaşamına son verilmesine rıza gösteren bir “burjuva devlet”, pratik olarak devlet olma niteliğini yitirmiş demektir. Devlet kendini koruma olanaklarına ve araçlarına sahiptir. Burjuva demokrasisinde bu olanaklar daha fazladır.   Bu normal bir durumdur. Anormal olan, bir sınıf devletinin kendini yıkma düşüncesine ve eylemine hoşgörüyle bakabileceği savıdır.

 

Devletin siyasi partilere karşı tedbir alması olağandır. Bir siyasi parti mecliste çoğunluğu oluşturmuş ve hükümet eder durumda olmasına rağmen; bu partinin “düzen dışı” sayılarak, diğer devlet aygıtları tarafından hasım (!) ilan edilmesi de mümkündür. Genel anlam da bu olağan bir durum iken; sınıf iktidarı sorununu kavramayan toplumlar ve gruplar açısından bu hal, olağan dışı görülür. Bu durumun örneği; Türkiye’de askeri darbelerle, muhtıralarla, Anayasa mahkemelerinin icraatlarıyla daha önce sergilendi. Daha önce gerçekleşen eylemlerin bir benzeri, bugün “yeni” bir versiyonla sahnededir.

 

Devletin yasama (Meclis,) yürütme ( Cumhurbaşkanlığı, Bakanlar kurulu, Ordu, Bürokrasi) ve yargı organları; genel anlamda ve kesin bir biçimde kapitalist sistemin koruyucusudur. Ancak bu duruma rağmen; devletin organları arasında çelişki, görüş farklılığı ve uzlaşır çatışma yaşanabilir. Bu organlar arasında bir çelişki olduğu gibi; organların alt birimler arasında da tutulan yola ilişkin görüş farklılıkları olabilir. Örneğin ordu ile parlamento, ya da ordu ile bürokrasi, ordu ile hükümet arasında çelişki kaçınılmaz var olur. Bu doğrudan toplumsal ilişkilerin karmaşık olmasına ve sınıf çatışmalarının durumuna bağlı olarak, toplumsal ilişkilerin farklı biçime bürünmesinin mümkün olmasına ve bu nedenle toplumsal durumun biçimine ilişkin farklı görüşlerin bu birimler tarafından savunuluyor olmasına bağlıdır. Kaldı ki bir burjuva iktidarın ana unsurları arasında dahi çelişki mümkündür. Örneğin siyasi kurumlarla ya da ideolojik unsurlarla iktisadi alan aktörlerinin (Sermaye sahiplerinin ) aynı görüşleri birebir savunması mümkün değildir. Bütün bu iktidar aygıtları arasında tek bağlayıcı ve birleştirici görüş kapitalist sistemin korunmasıdır. Çelişki ve görüş ayrılığı Kapitalist sistemin nasıl korunacağı ve nasıl düzenleneceğine ilişkindir. Kapitalist iktidarın farklı alanları arasında çelişkinin var olması; örneğin iktisadi alanın oyuncularının burjuva devletin yapısının değişmesini istemeleri ya da din ve okul gibi ideolojik kurumların yeniden yapılanmasını arzu etmeleri mümkündür. Bu istem nedeniyle, kapitalist iktidarın hiçbir unsuru; kendine hayat veren kapitalist düzen karşıtı bir duruş alma noktasına sürüklenmez.

 

Daha önce ordunun ve bugün de yargının, AKP hakkında takındığı tavrı, bu ilişkiler içerisinde kavramak mümkündür. Alışılagelmiş resmi görüşün katı temsilcileri olan ordu ve yargı kurumları; Söylemi nedeniyle AKP’nin düzen dışı parti olduğu iddiasındadırlar.  Çelişkinin temelinde de bu “ters” algılama durumu vardır.

 

Burjuva düzen partileri, kapitalist devletin esas unsuru değildir ve gerek partilerin birbirleriyle ve gerekse partilerin devlet organlarıyla ters düşmesi daha gerçekleşebilir bir haldir. Ordu, yargı ve bürokrasi; doğrudan devletin asli unsurudur. Oysa partiler;  göstermelikte olsa, halkın oyuyla devletin resmi kurumu olan meclise girebilirler ve hükümet olabilirler. Siyasi partiler ancak meclise girer ve çoğunluk elde edebilirlerse; devletin yasama ve yürütme organının “belli bir dönem için” unsuru durumuna gelirler. Bu durumda devletin esas unsuru olan meclis ve hükümet üyeleri, düzen dışı söylemini revize eder. Partinin nispi “bağımsız” vasfı sona erer. Hükümet olmadan önce dillendirdiği söylem ne olursa olsun bütün partiler, düzenin has savunucusu olurlar. Bu noktadan itibaren partinin, resmi ezberle olan görüş farklılığı; devletin kurumları arasındaki görüş farklılıkları niteliğini alır.

 

Toplumsal arenada yer alış biçimine bağlı olarak, kimi burjuva partilerin; düzen dışı bir söyleme sahip olabilmelerinin koşulları vardır. Burjuva düzen partileri; toplumun siyasi ve ideolojik eğilimlerini ve farklılaşmalarını gözeterek bir söylem ve eylem çizgisi edinirler. Toplumun nabzını eline alamayan burjuva düzen partisi kendiliğinden silinip gitmeğe mahkumdur. Bu nedenle, burjuva partiler, başarı kazanmak istiyorlarsa; toplumun farklılaşan ideolojik ve siyasi durumuna uygun söylem ve eylem içerisinde bulunmak zorundadırlar. Kuşkusuz düzen muhalifi toplumsal kesimlerin istemine karşılık gelen, düzen dışı söyleme sahip partiler, meclise girer girmez ya da hükümet olur olmaz, söylemlerini terk edemezler. Söylemlerinin devletin resmi söylemi ile uzlaştırırlar.  Dolayısıyla meclis ve hükümet söylemde, Ordu, bürokrasi ve yargı kadar net ve katı biçimde resmi ideoloji taraftarı olamaz. Genel kapitalist düzenin korunması konusunda hemfikir olmak; kapitalist devletin ne şekilde yönetileceği konusun da da hemfikir olmayı gerektirmez. Bazı dönemlerde, devletin kurumları arasında tutulan yol konusunda fikir ayrılığının oluşması normaldir. Ancak bu “normal” sayılacak yönetim tarzı farklılaşması; özellikle devletin “kadir-i mutlak”, resmi söylemin kutsal sayıldığı ülkelerde; düzen karşıtlığı sayılabilir ve bu yöndeki kuşkular çatışmalara yol açabilir.

 

Devletin organları arasındaki çelişki ve çatışma; asıl olarak devletin resmi söylemi ile toplumun söylemi arasındaki çelişki ve çatışmanın tezahürüdür. Devletin, toplumun gereksinimleri ve isteklerini belirleyerek; tepeden inme, yukarıdan aşağıya toplum düzenlenişini sağladığı ülkelerde; devletle toplum arasındaki çelişki ve çatışmanın daha yoğun olması kaçınılmazdır. Bu nedenle kapitalist sistem sınırları içerisinde kalan, ancak söylemde, resmi ezberin dışına çıkan partilerin toplumun önemli kesiminin desteğini alması gerçekleşir. Bu partilerin hükümet olma durumunda, devletin asli aygıtlarının ve devletçi partilerin karşı eylemleri, bu partinin toplumsal desteğinin artmasına neden olur. AKP’nin son seçimlerde oyunun artmasında, devlet aygıtlarının ve devletçi partilerinin resmi söylemle AKP’nin üzerine gitmesinin önemli etkisi olduğu açıktır.

 

AKP’nin, çelişki ve çatışmanın içerisinde yeşeren, boy veren bir parti olduğu görülmelidir. Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduğu günden beri; devletin asli unsurları; toplumun gereksinim ve isteklerinin ne olduğunu kendileri belirlediler. Bu yönetici elit, toplumun “iyiye” yönelmesini topluma rağmen, en iyi kendilerinin belirleyeceğine ve bu doğrultuda en iyi kararı ve doğru eylemi kendilerinin gerçekleştireceklerine ilişkin yargıya sahip oldular. Devlet kurumları kendinden menkul, değişmez ve değiştirilmesi düşünülemez, dinsel kılınmış, siyasi ideolojik yönetim tarzını içselleştirdi. Bu içselleştirme öylesine bir paranoya haline dönüştü ki, devletin asli kadroları, yönetme biçimine ilişkin en küçük bir görüş farklılığı gösteren kurumları dahi düzen dışı ilan ettiler. AKP gibi partiler; bütün güçleriyle kapitalist düzen için çalışıyor olsalar da; gayretleri ile tekelci kapitalistlerin ve emperyalist sermayenin takdirini kazanmış olsalar da; devletin has savunucuları nezdinde kuşkuyu kaldırmayı başaramadılar.

 

Ancak diğer yandan bakıldığında görülen gerçek şu ki; AKP gibi düzen partileri; toplumun önemli kesimini arkalarına alarak, meclisin çoğunluğunu oluştursalar da, hükümet etme olanağına ulaşsalar da; devletin asli aygıtları (özellikle de ordu) ile boy ölçüşecek bir güç olamayacaklarını kavrayamadılar. Hükümet olmakla, devletin kendisi ve egemeni olunabileceği ham hayaline kapılmanın son derece tehlikeli olduğunu görmezden geldiklerinde, başlarına ne geleceğini anlayamadılar. Ya da zafer sarhoşluğuyla erk organları arasındaki ilişkiyi tanımlayan durumu yadsıdılar. Bu partilerin önderlerinin bu gerçekliği anlaması yetmez; toplumsal tabanlarına da bu gerçeği açıklamaları şarttır. Yani Meclisin çoğunluğunu elde etmek ve hükümet olmak; devletin kendisi olmak demek olmadığı gerçeğini kendi kadrolarına yandaşlarına uygun bir lisanla belletmelidirler. Ya yoksa bu gerçek devletin diğer aygıtları tarafından belletilir, ama o zaman da faturası acı olur. Türkiye”de 1960 askeri darbesi ile bu gerçeği geç anlayan, Demokrat Parti önderleri siyasi cehaletlerinin bedelini canlarıyla ödediler. Daha sonra gerçekleşen askeri darbeler siyasi parti kadrolarına yeterince öğretici ders verdi. AKP önderleri; durumdan ders almadıklarından olacak; başlarından büyük işlere kalkıştılar. Devlet kurumlarıyla restleştiler.  Davanın açıldığı ilk gün esip gürlemeyi sürdüren AKP önderleri daha sonra temkinli konuşmaya başladılar. Şimdi tüm kozlar sırayla, karşılıklı ortaya konulacak. Hesaplaşma, açık ve örtülü tüm biçimlerde sürecek.  Kapitalist düzenin unsurları arasındaki çatışma çeşitli biçimlerde sürdürülecek. Sınıflar arası (işçi sınıfı ile burjuvazi) bir çatışma durumunun olmaması nedeniyle bu iç hesaplaşmanın gürültüsünün çok çıkacağı açıktır.  Çatışmanın boyutları hangi tarafın boyunu aşarsa, o tarafın yelkenleri suya indireceği kesindir. Bu süreç içerisinde AKP kadroları devletin yapısını daha iyi tanıyacaklar. “Partileri millet kurar millet kapatır” sözünün “hoş bir seda” olduğunu öğrenecekler. ( Bu içi boş bir sözdür, Kapitalist hiçbir ülkede düzen partisini halk kurmaz halk da kapatmaz.) AKP önderleri; Türkiye’de devletin halkın hizmetinde olmadığı, aksine toplumun devlet için feda edilebilir olduğu gerçeğini kavradıkları oranda; toplum/ devlet çelişkisini yatıştırıcı bir rol üstleneceklerdir. Çatışmanın seyrine bağlı olarak, o anki duruma aykırı davranacak olanların tasfiye edilerek yola devam edileceği açıktır. Tasfiye olanlar, toplumsal gerçeğin sert yüzü karşısında dehşete düşerek; belleklerini kutsal acıların kemirgenliğine bırakacaklar ve devletin vasfı konusunda hidayete ereceklerdir. 

 

Kuşkusuz burjuva cumhuriyet devletinin organları arasındaki küçük çatışmalar; Türkiye gibi iktisadi yapısı emperyalizme bağımlı olan ülkelerde gerçekleşen krizin çok daha derin yaşamasına yol açar.  Krizin faturasını burjuvazinin ödemesini sağlayacak bir halk örgütlenmesi /gücü mevcut değilse, tekelci burjuvazinin krizden güçlenerek çıkma olasılığı artar.

 

Bir partinin (meclisin çoğunluğunu bu parti üyeleri oluştursa da) kapatılması ile oluşan yara iyileşir. Yani partilerin kapatılması devlet düzeni açısından ölümcül bir yara değildir.  Oluşacak siyasi kriz kısa sürede atlatılır. Çünkü, meclis çoğunluğunu oluşturan partilerin kapatılması; meclisin kapatılması anlamına gelmez. Parti kapatılması düzenin asli olan aygıtının lağvedilmesi demek değildir. Siyasi partilere ilişkin bir durumu; devlete ilişkin bir durum gibi görmek yanılgılara yol açar.

 

Devletin bir aygıtının; diğer aygıtının ayağına çelme takmasını ya da kurşun sıkmasını; halkın lehine “ AKP karanlığından kurtuluş” olarak gösteren aklıevvel demokrasi aşığı siyasetçilerin, ideologların tuzu kuru. Çünkü, krizi devrim olanağına dönüştürecek emekçi sınıf gücü var olmadığı için, bu durumun geçici olduğunu biliyorlar. Kapitalist sistemi sarsacak ama öldürmeyecek bir krizin nemasının paylaşımında burjuva siyasilerine ve ideologlarına da kemik payı düşer. Olan yine, bir burjuva düzen aygıtına karşı sözde “mücadele veren” diğer düzen aygıtının peşinden sürüklenen emekçilere olacaktır. Emekçilerin bu süreçten yara almadan çıkması, ancak sınıfsal perspektife sahip devrimci bir karşı duruşa sahip olmaları ile mümkündür ki; bu güç ve örgütlenme bugün mevcut değildir. İşçilerin ve küçük üreticilerin sözde önderleri; burjuva düzenin korunması için her türlü fedakarlığın yapılması gerektiğini söyleyerek “aynı gemide olmanın” zorunluluğu ile geminin karaya oturmaması için her türden fedakarlığa hazır olduklarını her zaman söylediler ve eylemde de bunu kanıtladılar. Sömürüden kendilerine düşen payla yaşamlarını sürdüren beylerin; “kutsal” düzenin kapıkulları olarak; emekçilerin kesesinden harcayarak düzenin yürümesinde rol alacaklarını ilan etmeleri beklenmelidir.  Bu önderlerin arkasından yürüyen emekçilerin de, hakları için mücadele vermekten vazgeçerek, burjuva düzenin, refaha kavuşması için ellerinden geleni ortaya koyacakları görülecektir. Dün ne olduysa bugün de aynısı olacak. Halk, kapitalist düzenin derdini, kendine dert edinerek, acı ilacı içecek.

 

AKP hakkında dava açılmasını ah, vah ile karşılayarak dövünen ya da bu dava nedeniyle yargıyı alkışlamak için ellerini kaldıran emekçilerin, boşaltılmış ceplerindeki son kuruşun da alınacağı açıktır.

 

Develer tepişirken, altta kalıp ezilmemek için; emekçiler, bu didişmede taraf olmamak ve kendi cephesinde kendi toplumsal çıkarlarını korumak için sağlam durmak zorundadırlar. Efendinin derdini kendi derdi sayan köle; yazgısını değiştirme olanaklarını da yok eder.

 

 

Mart-2008

BABÜR PINAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

SOSYAL GÜVENLİĞİN SAĞLANMASI MÜMKÜN MÜ

14/3/2008 · Kategori: Politika

 

 

 

 

BABÜR PINAR

 

 

Emperyalist sermayenin;  sanayi yatırımlarını geri kalmış ülkelere "kaydırmasının" en önemli koşulu; bu ülkelerde üretim ve dağıtım maliyetlerinin ucuz olmasıdır. Bu durum; bu ülkelerde üretimi gerçekleştiren iş gücünün "en az maliyetle" satın alınmasını ifade eder. Kaldı ki bu ülkelerde "milli" sayılabilecek sektörlerin ve dahası, küçük sermaye işletmelerinin, sermaye birikimi sağlamaları ve rekabet güçlerini artırmaları için üretim maliyetlerini düşürmeleri kapitalist pazarın zorunlu koşuludur. Bu gereksinimin karşılanacağı ekonomik girdi ise işgücüdür. Dolayısıyla emperyalizme bağımlı ülkelerde; ucuz iş gücü ihtiyacının sürekliliği, işçinin sosyal güvencesinin en az olmasının ya da hiç olmamasının koşullarını yaratır.

 

Emekçilerin sorunlarına yaklaşım bu genel durumdan kopuk değildir; iş gücünün maliyetini en aza indirmeğe endeksli bir ekonomik sistemde; emekçilerin payına düşen yoksulluk ve "ölmeden yaşamayı" sağlayacak bir ücrettir. Kapitalizmin azami karı olağanlaştıran bir üretim tarzı olması; işçiye verilen ücretin asgari olmasının nedenidir.  Kapitalist üretim tarzında; işçiye azami ücret, sermaye sahibine asgari kar, “paylaşım” sistemi gerçekleşemez. Kapitalizm var oldukça emekçinin ücretinin olabildiğince (sınıflar çatışmasının sonucu oluşan güçler dengesine bağlı olarak) düşük düzeyde tutulması kaçınılmaz gerçekleşecektir. 

 

Türkiye’de, çalışanlar; “değer üreten” değil de, yaratılan “değerden” pay alanlar olarak görülür ve bu "payın", en az olması gerektiğine ilişkin yaygın bir yargı oluşmuş durumdadır. Dolayısıyla ekonomik düzenleme içinde emekçiler, adeta “yük” sayıldığı ve bu ön yargıyla sosyal güvenlik sorunlarına çözüm arandığı için; sosyal güvenlik sorunlarının “burjuva demokratik” anlamda dahi düzenlenmesi yapılamaz durumdadır.

 

Kapitalizm tüm kavramların içini boşaltır ve kendi ilişkilerinin aracı yapar. Kapitalist toplumlarda; burjuva siyasileri ve ideologları, “sosyal” kavramını, olabildiğince burjuvalaştırdılar. “Sosyal devlet, sosyal güvenlik, sosyal adalet” kavramları; pratik anlamda, burjuvazinin egemenliğine, ezilen sınıfların rıza göstermesini kolaylaştırıcı toplumsal ortamın düzenlenmesini ve sömürülen sınıfların köle unsur olarak, daha üretken olmasını sağlayacak ölçüde, yaşam koşullarının  “iyileştirilmesini “ ifade etti.

 

Kapitalist sistem yalnızca burjuvazinin yaşamını güvence altına alır. Sosyal güvenlik sistemi ise, işçi sınıfının, burjuva sınıfın yaşamına tehdit unsuru olmadan ölmeyecek kadar / sürünerek yaşamını sürdürme koşullarına sahip olmasını düzenler. Burjuva devlet hukukunun asli argümanı olan sosyal güvenlik yasası, işçi sınıfının kendini köleleştiren sisteme onay vermesini ve karşılığında, kölelik koşullarının sürdürülmesinin güvence altına alınmasının kurallarını koyar. Sosyal güvenlik yasası kölelik yasasının kapitalizm dilinde okunuşudur.

 

Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir ülkede; işçi sınıfının hak elde etme mücadelesinin en “ileri” noktası burjuva demokratik bir düzenin kurulmasıdır. Burjuva demokrasisinin asli olan yükümlülüğü, burjuva çıkarlarının güvencesi olmakla birlikte; burjuva demokratik anlamda sosyal sorunların nispi çözümü için de, öncelikle “devlet” merkezli anlayıştan; “insan”, merkezli yaklaşıma geçmek ön koşuldur. Yani öncelikle “ideolojik, siyasi zihniyet değişimi gereklidir. Burjuva despotluğu yerini burjuva liberalizmine bırakmalıdır. Burjuva hukuku kapitalist üretim ilişkilerinin kaçınılmaz sonucu olan sömürünün bu yaklaşım farklılıklarından birisinin resmileşmesi üzerine biçimlenir. Türkiye’de burjuva demokratik anlamda bir sosyal güvenlik yasasının olmaması; Türkiye cumhuriyeti devletinin kuruluşundan itibaren yapısal olarak, despotik, tepeden inmeci, cuntacı kurumları ve yönetim tarzını içselleştirmesinden kaynaklanmaktadır. Bu yapısal durumun sürdürülmesi, Türkiye’nin iktisadi ve siyasi olarak emperyalizme bağımlı olmasına doğrudan bağlıdır.

 

Sosyal Güvenlik Yasası emekçilerin mağduriyetinin nasıl giderileceğini değil; kapitalist sömürünün nasıl sürdürüleceğinin kurallarını koyar. Yani Sosyal güvenlik yasasında ki bir değişim, sömürü siteminin nasıl sürdürüleceğine ilişkin bir değişimdir. Sosyal güvenlik yasasının, işçi sınıfını burjuvazinin iktisadi saldırısına karşı koruduğu koskoca bir yalandır.  İşçiler, ancak, sömürü sisteminin toprağa gömüldüğü bir toplumda gerçek anlamda güven içerisinde yaşayabilirler. Kapitalist sistemin kendisi, emeğini satmak zorunda bıraktığı insanların, güven içerisinde yaşama olanaklarını ve koşullarını yok eder. Sosyal güvenlik, burjuvazinin istemiyle değil; işçi sınıfının, burjuvazinin iradesini zorlama gücü oranında gerçekleşebilir

 

Kapitalist sistem içerisinde “haklar” için mücadele gereklidir ve yapılmalıdır. Ancak burjuva demokratik hakların elde edilmesinin, sömürüyü en aza indirmeyi sağlayamayacağı asla unutulmamalıdır. Kölelik koşullarının iyileştirilmesi için mücadelenin bir adımı olan sosyal güvenlik yasasının “demokratikleşmesini”, işçi sınıfını kurtuluşunun bir adımı gibi görmek ham hayaldir.

 

Düş insanın damağında bir tat bırakır, ama gerçeği değiştirme gücü vermez.

 

 

 

 

Mart-2008

BABÜR PINAR

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki ::